"İnsanın değeri aradığı şeyin değeri kadardır."
MEVLANA

8 Mart 2017 Çarşamba

New York

Boş bir kağıt kadar insanı çıldırtan bir şey yoktur der Stephen King. Bu satırları AKG kulaklığımda Gipsy Kings'den No Volvere şarkısını dinlerken yazıyorum.
Bu satırları okumanızı sağlayan Gipsy Kings'dir. Neden mi? İş te nedeni:

2015 Eylül'ünün ilk haftası için Manhattan'da bir otel(76. Cadde'de bir butik otel) ve THY'den uçak biletimizi(aktarmasız) aldığımda daha seyahatimize 5 ay vardı. Hanımı güç bela ikna edebildim. Okyanus ötesi seyahati gözü yemiyordu. Doğumundan beri yanımızdan hiç ayırmadığımız ufaklığımız Rüzgar'sız geçecek bir hafta. Ayrıca mihmandarsız yapılan bu gezide,  ya-başımıza-bir-şey-gelirse-ne-yaparız-oralarda serzenişleri..

Güç bela ikna edebildim(Vize için gerekli biyometrik fotoğrafı iş yeri istiyor diye çektirdim düşünün yani.) Seyahatteki bütün masraflarımız(Vize+otel+uçak bileti+yemek+ufak tefek hediyelikler için biraz para) için ayırdığımız 3000$ onun için çöpe giden paradan farkı yoktu( Oraları görünce düşüncesi değişti tabi ki..)

Uçağa biniş günümüz yaklaştıkça heyacan doruk yapmıştı. Gitmesek mi? Rezervasyonları iptal ettirsek mi? Ben bile tereddüte düştüm. Ya bişey olursa? Olmadı beyler, olmadı ve hayatımızın en güzel bir haftasını yaşadık New York'da. Bir memur çoğunun az biraz birikim yaparak(o lanet olası Iphone bilmem kaçlara 1000$ bayılmaya ne lüzüm var. Bu satırları sana doktora yapan yüksek elektrik-elektronik mühendisi söylüyor. Bari beni sallamıyorsunuz benim için pek bir anlamı olmayan ünvanımın tecrübesine güvenin.)

Gün geldi, bindik uçağa. Burada saygıdeğer(!) yöneticimi anıyorum. Adama New York'a gidedeğim dememe rağmen son gün sahaya gönderdi. onun yüzünden gece yarıları İstanbul'a ulaşabildim. Kıskanmaya ne gerek vardı, biz senin Lacoste tişörtlerle toplantılarda yaptığın havalara bir şey dedik mi? Kığılı  takımlarınla çaka satmana bir sözümüz oldu mu? Avrupa maceralarını dinlerken kafa mı çevirdik?

Evet bindik uçakğa kardeşlerim. 11 saat yolculuk sürüyor İstanbul'dan New York'a. Uçakta bol miktarda gurbetçi Türk ile muhabbet. Nasıl alabildin vizeyi, kimin yanına gidiyorsun? Arakdaşın mı var orada? gibi hep şüpheli sorular. Yok ulen orada bir kimsemiz. Atladık uçağa gidiyoruz işte. Az biraz booking.com, az biraz online vize başvurusu yorumları, Amerikalı vize memurunun yanında rahat tavırlar(İngilizce biliyorsanız bile Türkçe konuşmayı seçin, kendinizi rahat anlatın.  Niye cancağınızı üzesiniz. Anlamaz ise o anlamasın, tekrar ettirsin cevaplarınızı. Eğlenceli oluyor) ve thy'den baharda alınmış indirimli gidiş- dönüş bileti. Bu kadar hepsi..

Giderken uçak yolculuğunda tanıştığım bizim Türk'lerden biri Long Island'da petrol istasyonları varmış. Yatış yani, bizim kanımızda var kardeşim kolay para kazanmak. Dünyanın bir ucunda da böyle, kestirme yolların adamıyız biz.

JFK hava alanını The Terminal filminden bilirsiniz. Tom Hanks'in evi yani. Ben böyle bir havaalanı görmedim. Dünyanın heryerinden insanların ilk buluşma yeri. Amerika eşittir düzendir. O düzeni ilk Ankara'daki ABD konsolosluğunda görmüştüm. Binanın dışarısı Türkiye içerisi Amerika'ydı. O kuyruk için adam akılı bir sistem getirin yahu. Orası bizim başkentimiz, müstemleke vatandaşı değiliz biz. Adam gibi herkese yetecek kadar bank koyun oralara. Bu işin yazı var kışı var, hiç mi vicdanı sızlamaz bu bakanlıktaki memurların yahu? Konsolosluk demişken yanlız başına seyahat edenler New Yok'taki Türkiye konsolosluğunun adresini ve telefon numaralarını almalarında fayda var. Dünya hali ne olacağı bilinmez, bizim başımıza bir şey gelmedi ama ihtiyaç duyarsanız ilk oraya başvurun derim.Konsolosluğumuz Borsa binası Dünya Ticaret Merkezi binasının yakınlarındaydı sanırım, tam hatırlayamadım. Google'a bir zahmet :)

 Evet geldiniz JFK'ya. Sıraya girdiniz. Orada Amerikalılar için ayrı gişe ler mevcut, o taflara gitmeyin merdivenlerden inince direk karşınızdaki gişelere gidin. Kalabalık oalcaktır. 1-3 saatiniz orada geçebilir beklerken, sabırlı olun. Ypacak pek bir şey yok. Elinizde booking.com dan reserve ettiğiniz otelin bilgilerini içeren çıktı olsun. Memuru tam anlamasanız bile bu kağıdı ona uzatın. Zaten olan dışı bir şey yoksa girişinizi onaylayacaktır. Gişeden gecince ben amerikadayım ulen havasına hemen kapılablirsiniz. Kapılın abicim, biraz da havanız olsun kendinize.

Evet, nasıl çıkılır bu binadan dediğinizi duyar gibiyim. Önce dönün dolaşın içerisini. Katları görün, acelemiz yok. Zaten otel bizi bekliyor diyemiyorum. Çünkü yorfunsunuz ve br an önce otelinize varıp kendinizi yatağa atmaya çalışacaksınız. Saat farkı da ayrı bir problem. Zamanda 5 saat geri gitmiş olacaksınız oraya vardığınızda.

Yarım saat dönüp durduktan sonra bize şehre en ucua ulaşabileceğimiz airtrain'lerin biniş yerini gösteren temizlik görevlisi siyahi biz abimiz oldu. kendine buradan bir daha selamlar. meğerse bizim air trainler JFK içinde ring atıyormuş. Ulen var mı lan böyle bir havaalanı(Umarım İstanbul'a yapılan da böyledir.). Yanlış hatırlamıyorsam en az 6 pist, iniş 6 pist kalkış şeklinde. Başkan Kennedy'in anısına ismi JFK Airport olarak değiştirilmş. İkiz kuleleri kendileri yıktıkları gibi başkanlarını öldürüp de havalanına isimini koymaları da ironik tabi.

Air-train durağında hemen broşürlere saldırın. Ne varsa alın, en hızlı en kısa ulaşım ağına hakim olun. Bir hafta rahat gezebilmeniz tek şart bu. Air train sizi bir aktarma noktasında bırakıyor ve air-train hizmeti ücretli. 4$ falan olması lazım hatırladığım kadarıyla. Aktarma noktasına geldiğinizde air train biletinizi alabilirsiz. Evet can alıcı noktaya geldim. Aktarma noktasında mutlaka 1 hafta geçerli bir metro kartı alın. Dünyanın en karmaşık metro ağını 7/24 sürekli kullanabilmeniz için geçerli bu kart. turarı 30$ civarında. Yoksa her noktaya önemli noktaya bir sürü metro hattıyla  ulaşabilmek  mümkün iken taksilere dolarlarınız bayılmayın. Daha bir kaç tüyo daha vereceğim, malum dolar 4 TL'ye doğru gidiyor bu günlerde. Ne acı değil mi? Oraya vardığımızda alım gücümüz dörte bire düşüyor. Neyse, moral bozmaya gerek yok, bardağın dolu tarafını gözümüzün önüne getirelim.

En güzel an metro duraklarından birinden New York'a çıktığınız o ilk an. Amatör müzisyenlerin enstrümenlarından dökülen melodilerin arasından büyülü şehre çıkmak tam anlamıyla masalsı. Uzun yıllarını Anadolu'nun küçük bir şehrindeki orta ölçekli bir ilçesinin küçük bir köyünde geçiren bana bir wooooww çektirdi. Hem de iki üç kez. Hanım bile o soğukkanlığını koruyamadı. Ama sıradan bir taşra Amerikalısı bile New York'u ilk kez gördüğünde aynı wooooowları çekiyormuş, bir yerlerde okumuştum. Benzeri dünyada olmayan bir şehir. New York; 19, 20 ve 21. yüzyılın Babil'i arkadaşlar. Bilgisayar jargonuyla anlatacak olursam; New York, Babil'in ikinci sürümüdür.

O nizam nasıl planlanmış, nasıl hayata geçirilmiş ve en önemlisi nasıl korunabilmiş. Her şey yerli yerinde. Modernizim ile tarih ve doğa iç içe. Koca bir ormanı şehrin merkezine yerleştirebilenler dünyayı yönetiyor. Biz ise imar rantı peşinde koşan belediye başkanları sayesinde şehir merkezlerimizin tiyatro sahnesinden pek bir farkı yok. Her şeyimiz göstermelik.Bir belediye başkanı neden şehir merkezlerindeki yeşil alan miktarını arttırmak için yarışmaz, neden bunun mücalesini vermez bizim ülkemizde. Neden bir tane daha ağaca yer açmaz. Şuursuzca rant peşinde koşan mütahitlerimizin yaptığı ucube, kibrit kutusu binalarınız batsın sizin. ve o absürt kaldırım manyaklığımız. İşte New York'u görünce o ilk şoktan sonra içinize çektiğiniz oksijen beyninize ulaştığında bunları düşünüyorsunuz. Lanet olası açgözlülüğümüz..

Bisiklet New Yorkluların hayatında var amam pek yok. Diyeceksiniz ki Central Parkteki  sürüsüne bereket o bisikletlileri hiç mi görmedin. Azizim yapsınlar Kütahya'nın ortasına o büyüklükteki bir orman bakalım bizde de oluyor mu! Medeniyetin merkezindeki o Central Park sizi çağırıyor. Öğlen arası, akşam iş  sonrası ve hafta sonları.. Binlerce insan amaçsızca dolanıyor parkta. Elllerinde kahveleri, kulaklarında müzik sesleri eşliğinde turluyorlar. O çimlere uzandığınızda aklınıza ilk gelen şu oluyor. "Oha lan, Kadıköy Şükrü Saraçoğlu bile onca paraya bile bu kadar güzel çim yetiştirilmiyor. Nasıl beceriyorlar bunu. Bizim klübün yöneticilerinin kulakları cınlatalım buradan. işi bilmiyorsanız gidin Central Park Park ve Bahçeler Müdürlüğüne uğrayın(Böyle bir yer var mı onu da bilmiyorum), bir sorun."

Evet laf Cenral Park'dan açıldı, oradan devam edelim. Aklınıza şu gelsin: Burada her şey insan eliyle yapılmış. Sadece bir kaç büyük dev yarasa kayayı yerinden çıkaramamış  beyefendiler. Gerisi tamamen yapay. Bir, iki ve üç yüzyıllık ağaçlar var içeride. Sincaplar siz yürürken sağınızdan solunuzdan geçerlerse şaşırmayın sakın. ayrıca kazlar ve ördekler gölü mesken tutmuşlar. Onlar için üzerinde güneşlenebilsinler diye gölün ortasına kadar betondan iskele yapılmış. Nezakete bak sen..

Eğer bisiklet delisi birisi olsaydınız ve sizi oraya ışınlayabilseydim sanırım çıldırırdınız. Kaç stad büyüklüğünde bilmiyorum, siyasetçi de değilim, bu büyük dikdörtgenin kısa kenarını bir uncanda diğer ucuna yürümek bile iflahınızı keser. Londraya gitrmedim ama Hyde Park'dan esinlenmiş olmaları kuvvetle muhtemel. İngiliz kanı bu ya, daha iyisini yapmış. Ve bildiğiniz gibi Amerikalılar her şeyin en küçüğü ile en büyüğünü yapmakla övünürler her zaman. Haklı adamlar, vesselam.

Orda dolaşırken bir küçüdük bir insanın sığabileceği kadar kulubenin içinde bir bayana bir şeyler sorduk. Elinden geldiğince bize yardımcı olmaya çalıştı. Hiç bir kurumla bir bağı yok bu handendinin, o bir gönüllü. Hafta sonlarını bu park da birilerine yardımcı olmak için geçitiyor ve bundan haz duyuyor. Ben binalara bakarak değil bu tip insanlarla tanıştığımda ne kadar geri olduğumuzu anlıyorum. Maalesef ufak zihinlerin, uzak yollar katedebildiği bir ülkeyiz biz.

Fıskıye şeklinde çeşmeler göreceksiniz. Sağlam dökümden yapılmış çeşmeler bunlar. Bizdeki çeşme kültürü onlarda farklı.(Biliyorsunuz Türk-İslam kültüründe sürekli akan su mübahtır.)  Su için deli gibi para vermeyin. Alın bir şise su, bittikçe bu parkın bahçelerinden şisenizi doldurun. Ne diye oralarda paranızı heba edeceksiniz. Su temiz, içilebilir. Ve ayrıca haftanın bir günü bu parkın kenarında yer alan caddede köy pazarı var. marketlerden daha ucuza köy ekmeği, doğal meyve gibi şeyler alabilirsiniz. Sözde New York elma cenneti. Iphone fenomeni yataran jobs kitabında bahseder o elma bahçelerinden. Elmanın tanesi 1$ sevgili kardeşlerim. Meyve tane tane satılıyor ve fiyatlar uçmuş. Marketlerde kutu kutu neden vitamin hapları satıyorlar sanıyorsunuz. Millet doya doya meyve yiyemiyor. Fakirlerin şişman olmasının tek sebebi bu. Fakir  Amerikalılar fastfoood, aburcur tüketir, zengin Amerikalılar ise meyve. Bu da onların utancı olsun. Siyahilere neler yaptıklarını burada anlatmayacağım. Tuvaletlerini, lavabolarını dahi ayıracak kadar azmışlardı bir dönem. Hiç unutmam, bir romanda bir WC binasında siyahilerin tuvaleti için bir levha koymuşlar. Levha hemen yakındaki dere kenarını işaret ediyordu. Stephen King amcam yine der ki Amerika'da insan hayatı çok değerlidir fakat bir Cadillac kadar değeriniz yoktur.

Manhattan 5. Cadde civarı

Flat iron (Şu Örümcek Adam'ın tırmandığı bina)

Borsa Binası 
























-Devamı gelecek inşallah-





Dipnot1: İmla hatları heyecanım yüzünden, bağışlayın. Bir an önce zihnimdekini aktarmak istememden kaynaklı hatalarım. Bilirim ki harfler cümle içlerinde binanın tuğlaları gibidir. Yerine konulmayan tuğla boşlukları duvarda  nasıl sırıtırsa yanlış yazılan/atlanan her harf de metinde o ucubeliği yaratır. Söz, düzeltilecektir.

Dipnot2: Burada okuduklarınızdan şu yoruma ulaşmak hatanız olur: Lan yine Batı aşığı kompleksli bir densize denk geldik, işi gücü ülkesini aşağılamak, aşağılamak, aşağılamak...
Yok hayır, o zaman burada durun derim. Amacım daha iyisini yapabilmek için veya nasıl yapıldığını anlayabilmek için gerçeğin fotoğrafını çekmek. Son üç asırdır yaşadığımız bütün acıların sebebi realizmin kanunlarını çiğnediğimiz için.














23 Nisan 2016 Cumartesi

Bir Ölüm - Stephen King

aşağıda okuyacağınız(eğer okumak isterseniz) bir ölüm adlı hikaye stephen king'e ait. bu hikaye sanırım bir dergi için yazılmış, türkçe olarak basılmadı diye biliyorum.






bir ölüm[*] [**]

jim trusdale’in, babasının gözden düşen çiftliğinin batısında bir barakası vardı. şerif barclay ile ona vekalet eden yarım düzine kasabalı onu bulduğunda oradaydı. soğuk ocağın yanındaki sandalyede oturuyor, kirli bir ağıl montu giyiyor ve gaz lambasının ışığında black hills pioneer gazetesi’nin eski bir sayısını okuyordu. en azından bakıyordu.

şerif barclay kapıda durmuş, neredeyse eşiğin tamamını kapatıyordu. elinde kendi gaz lambasını tutuyordu. “dışarı çık jim, ve ellerin de havada olsun. silahımı çekmedim ve çekmek de istemiyorum.”

trusdale dışarı çıktı. havaya kaldırdığı ellerinden birinde hala gazeteyi tutuyordu. durup duygusuz gri gözleriyle şerife baktı. şerif bakışlarına karşılık verdi; dördü at sırtında, ikisiyse yanlarında solgun sarı harflerle “hines cenaze evi” yazılmış eski bir at arabasında oturan diğer adamlar da öyle…

“bakıyorum da neden burada olduğumuzu sormuyorsun,” dedi şerif barclay.

“neden buradasın şerif?”

“şapkan nerede jim?”

trusdale gazete tutmayan eliyle kafasını yokladı, ama kahverengi kovboy şapkası orada değildi.

“içeride, değil mi?” diye sordu şerif. soğuk bir esinti atların yelelerini havalandırdı ve çimenleri yatırarak güneye doğru esti.

“hayır,” dedi trusdale. “sanmıyorum.”

“o zaman nerede?”

“kaybetmiş olabilirim.”

“arabaya geçmen gerekiyor,” dedi şerif.

“cenaze arabasında gitmek istemiyorum,” dedi trusdale. “kötü şans getirir.”

“her yerin kötü şansa bulanmış,” dedi adamlardan biri. “boğazına kadar kötü şansa batmışsın. içeri gir.”

trusdale at arabasının arkasına geçip içine tırmandı. rüzgar daha güçlü bir şekilde tekrar esti, montunun yakalarını havaya kaldırdı.

at arabasında oturan iki adam aşağı inip arabanın iki yanında durdu. biri silahını çekti, diğeri durdu. trusdale onları sima olarak tanıyordu; ama isimlerini bilmiyordu. kasabadanlardı. şerif ve diğer dört adam barakasına girdiler. içlerinden biri hines’dı, yani cenazeci. içeride bir süre kaldılar. ocağı açıp külleri bile eşelediler. sonunda dışarı çıktılar.

“şapka yok,” dedi şerif barclay. “olsaydı görürdük. bayağı büyük bir şapka. söylemek istediğin bir şey var mı?”

“kaybetmiş olmam çok kötü. aklı hala yerindeyken babam vermişti onu bana.”

“nerede o zaman?”

“söyledim ya, kaybetmiş olmalıyım… ya da çalınmış. öyle olabilir. yatmak üzereydim.”

“yatmayı unut. öğleden sonra kasabadaydın, değil mi?”

“tabi ki öyleydi,” dedi adamlardan biri, atına tekrar binerken. “onu gördüm. şapkasını da takmıştı.”

“kapa çeneni dave,” dedi şerif barclay. “kasabada mıydın jim?”

“evet efendim, öyle,” dedi trusdale.

“chuck-a-luck’ta mıydın?”

“evet efendim, oradaydım. buradan oraya yürüdüm, iki kadeh içtim, sonra da geri yürüdüm. sanırım chuck-a-luck’ta kaybettim şapkamı.”

“hikayen bu mu?”

trusdale bakışlarını karanlık kasım göğüne kaldırdı. “elimdeki tek hikaye.”

“bana bak evlat.”

trusdale ona baktı.

“hikayen bu mu?”

“söyledim ya, sahip olduğum tek hikaye bu,” dedi trusdale ona bakarak.

şerif barclay içini çekti. “pekala, hadi kasabaya gidelim.”

“neden?”

“çünkü tutuklusun.”

“kahrolası kafasının içinde beyin yok ki,” diye belirtti adamlardan biri. “babası bile yanında zeki kalıyor.”

kasabaya gittiler. yol altı kilometreydi. trusdale cenaze arabasının arkasındaydı, soğuktan tir tir titriyordu. “parasını çaldın da, tecavüz de mi ettin it herif?” diye sordu dizginleri tutan adam, arkasına dönmeden.

“neden bahsettiğini bilmiyorum,” dedi trusdale.

yolculuğun geri kalanı rüzgarın uğultusu hariç sessiz geçti. kasabada insanlar sokakta sıralanmıştı. başta sessizdiler. sonra kahverengi şal kuşanmış yaşlı bir kadın cenaze arabasının arkasından ağır aksak topallayarak koşup trusdale’e tükürdü. iskaladı ama küçük bir alkış dalgası oldu.

hapishanede şerif barclay trusdale’in at arabasından inmesine yardım etti. rüzgar güçlüydü ve kar kokuyordu. çalı topları main street’ten su kulesine doğru sürükleniyor, tahta bir çitin arkasında birikip titreşiyorlardı.

“asın şu bebek katilini!” diye bağırdı bir adam, bir başkası taş fırlattı. taş trusdale’in kafasının yanından geçti, kaldırımda yuvarlandı.

şerif barclay arkasına döndü, gaz lambasını yukarı kaldırdı ve binanın önünde toplanmış olan kalabalığı gözleriyle taradı. “kesin şunu,” dedi. “aptalca davranmayın. durum kontrol altında.”

şerif, trusdale’i pazısından tutarak önce ofisinden geçirdi, sonra da hapisaneye soktu. iki hücre vardı. barclay trusdale’i soldakine yönlendirdi. içeride bir ranza, bir sıra ve bir de kova vardı. trusdale sıraya oturmaya yeltenince barclay, “hayır. ayakta dur,” dedi.

şerif etrafına baktı ve kapı eşiğinde birikmiş kalabalığı gördü. “hepiniz dışarı çıkın,” dedi.

“otis,” dedi dave adındaki, “ya sana saldırırsa?”

“o zaman onu zapt ederim. görevinizi yaptığınız için teşekkür ederim ama şimdi uzamanız gerekiyor.”

gittikleri zaman “montunu çıkar ve bana ver,” dedi barclay.

trusdale montunu çıkardı ve titremeye başladı. altında bir atletle dokusu neredeyse tamamen silinecek kadar çok kullanılmış ve bir dizi yırtılmak üzere olan, fitilli bir kadife pantolondan başka bir şey yoktu. şerif barclay montun ceplerini araştırdı ve r.w. sears saat firması kataloğunun bir sayfasına sarılmış bir tutam tütün ile pesoyla ikramiye veren eski bir piyango bileti buldu. ayrıca bir tane de siyah misket vardı.

“o benim şanslı misketim,” dedi trusdale. “çocukluğumdan beri var.”

“pantolonunun ceplerini boşalt.”

trusdale ceplerini dışarı çıkardı. bir meteliği, üç tane nikeli (beş sent) ve nevada’daki gümüşe hücumla ilgili meksika piyangosu bileti kadar eski görünen, katlanmış bir gazete kupürü vardı.

“botlarını çıkar.”

trusdale botlarını çıkardı. barclay içlerini kontrol etti. birinin içinde on sentlik madeni para büyüklüğünde bir delik vardı.

“şimdi de çoraplarını.”

barclay içlerini dışarı çevirdi ve onları bir kenara attı.

“pantolonunu indir.”

“yapmak istemiyorum.”

“ben de oradaki şeyi görmeye meraklı değilim, ama sen gene de indir.”

trusdale pantolonunu indirdi. iç çamaşırı giymiyordu.

“arkanı dön ve kıçını iki yana aç.”

trusdale döndü, kalçalarını tuttu ve iki yana doğru açtı. şerif barclay yüzünü buruşturdu, iç çekti ve parmağını trusdale’in anüsüne soktu. trusdale inledi. barclay parmağını çıkardı, çıkan hafif pop sesiyle tekrar yüzünü buruşturdu ve parmağını trusdale’in atletine sildi.

“nerede o jim?”

“şapkam mı?”

“sence kıçından içeri şapkana mı baktım? ocağındaki küllerin arasında? akıllılık mı yapmaya çalışıyorsun?”

trusdale pantolonunu çekip düğmesini ilikledi. sonra da çıplak ayaklarla, titreyerek ayakta dikilmeye başladı. bir saat önce evinde gazetesini okuyor, ocağın ateşini yakmayı düşünüyordu ama şimdi bu çok uzun zaman önceymiş gibi geliyordu.

“şapkan benim ofisimde.”

“öyleyse neden bana onun nerede olduğunu sordun?”

“ne diyeceğini duymak için. şapkanın icabına bakıldı. asıl bilmek istediğim kızın gümüş dolarını nereye koyduğun. evinde, ceplerinde ya da kıçında değil. kendini suçlu hissedip onu bir kenara mı fırlattın?”

“gümüş dolar hakkında bir şey bilmiyorum. şapkamı geri alabilir miyim?”

“hayır. o bir kanıt. jim trusdale, seni rebecca cline cinayetinden tutukluyorum. bu konuda söylemek istediğin bir şey var mı?”

“evet efendim. rebecca cline’ın kim olduğunu bilmiyorum.”

şerif hücreden çıktı, kapıyı kapattı, duvardan bir anahtar aldı ve kapıyı kilitledi. kapı kapanırken menteşeleri gıcırdadı. hücre genellikle sarhoşlara ev sahipliği yapıyor ve nadiren kilitleniyordu. şerif ona baktı ve “senin için üzülüyorum jim. cehennem böyle bir şey yapan adamlar için yeterince sıcak değil,” dedi.

“nasıl bir şey?”

şerif cevap vermeden uzaklaştı.

trusdale bir müddet boyunca mother’s best’ten yemek yiyip, sıranın üstünde uyuyarak ve iki günde bir boşaltılan kovaya işeyip sıçarak o hücrede kaldı. babası onu görmeye gelmedi; çünkü seksenlerinde keçileri kaçırmıştı ve artık biri sioux, diğeriyse cheyenne olan iki kızılderili kadın tarafından bakıyordu. bazen ıssız barakanın sundurmasında durur ve ahenkli ilahiler söylerlerdi. ağabeyi nevada’da gümüş avındaydı.

bazen çocuklar hücresinin dışındaki ara sokağa gelip tekerlemeler söylüyorlardı. “cellat, cellat, kafasını kes at.” bazen de adamlar geliyor ve onu mahrem bölgelerini kesmekle tehdit ediyorlardı. bir keresinde, rebecca cline’ın annesi geldi ve eğer izin verilseydi onu kendi elleriyle asacağını söyledi. “bebeğime nasıl kıydın?” diye sordu, parmaklıklı pencerenin ardından. “sadece 10 yaşındaydı ve o gün doğum günüydü.”

“bayan,” dedi trusdale, kadının yüzünü doğru dürüst görebilmek için sıranın üzerine çıkmıştı. “ne sizin bebeğinizi ne başkasını öldürdüm.”

“pis yalancı,” dedi kadın ve uzaklaştı.

çocuğun cenazesine kasabadaki hemen hemen herkes katıldı. kızılderililer de oradaydı. hatta chuck-a-luck’ta işlerini yürüten iki fahişe bile… trusdale hücrenin köşedeki kovanın üzerine çömelmiş, işini görürken uzaktan gelen ilahileri duyuyordu.

şerif barclay, fort pierre’e telgraf yolladı ve bir hafta kadar sonra gezgin bir yargıç geldi. yeni atanmıştı ve bu iş için çok gençti. sarı saçları vahşi bill hickok gibi sırtına kadar uzanan bir züppe… adı roger mizell’di. küçük, yuvarlak gözlükleri vardı ve parmağında bir evlilik yüzüğü olmasına rağmen hem chuck-a-luck’ta hem de mother’s best’te gözü dışarıda bir adam olduğunu kanıtlamıştı.

kasabada trusdale’i savunacak bir avukat yoktu. mizell de ticaret binasının, hanın ve good rest hotel’in sahibi george andrews’u çağırdı. andrew kıtanın doğusundaki bir ticaret okulunda iki yıl yüksek eğitim almıştı. trusdale’in avukatlığını ancak bay ve bayan cline kabul ederse yapacağını söyledi.

“o zaman gidip onlarla görüş,” dedi mizell. o esnada berber dükkanındaydı, sandalyede geriye yaslanmış, sakallarını kestiriyordu. “fazla vakit kaybetmemeye bak.”

“eh,” dedi bay cline, andrews durumu açıkladığında. “bir sorum olacak. onu savunacak birini bulamadıkları takdirde adamı yine de asabilirler mi?”

“bu amerikan adaleti olmazdı,” dedi andrews, “ve henüz birleşik devletlere dahil olmasak da yakında olacağız.”

“bu işten sıyrılabilir mi?” diye sordu bayan cline.

“hayır hanımefendi,” dedi andrews. “yapabileceğini sanmıyorum.”

“o halde görevinizi yapın ve tanrı sizi kutsasın,” dedi bayan cline.

dava bir kasım sabahı başladı ve öğleden sonrasına dek sürdü. belediye binasında yapıldı ve o gün gelinlik dantellerini kadar ince bir kar yağışı vardı. arduvaz-gri bulutlar kasabanın üzerinde gezinerek daha güçlü bir fırtınanın yaklaşmakta olduğunu haber veriyorlardı. davayla ilgili belgeleri inceleyip konuya iyice hâkim olan roger mizell, yargıçlığın yanı sıra savcılık görevini de üstlendi.

“tıpkı kendinden borç alıp gene kendine ödeyen bir banker gibi,” jürilerden birinin mother’s best’teki yemek arasında böyle dediği duyuldu ve her ne kadar kimse bu görüşe karşı çıkmasa da, kimse kötü bir fikir olduğunu söylemedi. bir şekilde idare ediyordu sonuçta.

savcı mizell yarım düzine görgü tanıdığı çağırdı ve yargıç mizell onun sorularına hiç itiraz etmedi. ilk önce bay cline ifadesini verdi ve en son şerif barclay geldi. ortaya çıkan hikaye basitti. rebecca cline’ın öldürüldüğü gün pastalı ve dondurmalı bir doğum günü partisi vardı. rebecca’nın birkaç arkadaşı gelmişti. öğlen iki sularında, küçük kızlar müzikli sandalyeler ve eşeğin kuyruğunu takma gibi oyunlar oynarken, jim trusdale chuck-a-luck’a girip bir kadeh viski sipariş etti. kovboy şapkası kafasındaydı. içkiyi yavaş yavaş içti ve bitince yenisini söyledi.

şapkasını çıkarmış mıydı? belki de kapıdaki askılardan birine asmıştı? kimse hatırlayamıyordu.

“onu daha önce hiç şapkasız görmedim,” dedi barmen dale gerard. “şapka onun bir uzvu gibiydi. eğer çıkardıysa muhtemelen tezgaha, hemen yanına koymuştur. ikinci kadehini de içti ve sonra kendi yoluna gitti.”

“oradan ayrılırken şapka barın üzerinde miydi?” diye sordu mizell.

“hayır efendim.”

“dükkanı kapattığınız sırada kapıdaki askıda mıydı peki?”

“hayır efendim.”

rebecca cline o gün saat 3 sularında main street’teki eczaneye gitmek için kasabanın güney ucundaki evinden ayrıldı. annesi ona doğum günü hediyesi olan gümüş dolarıyla biraz şeker alabileceğini ama hemen yememesini, çünkü o gün için yeteri kadar tatlı yediğini söylemişti. saat 5 olup da hala geri gelmediğinde bay cline ve birkaç kişi onu aramaya başladı. onu barker’s alley’de, good rest ile sahnenin deposunun arasında buldular. boğulmuştu. gümüş doları gitmişti. adamlar ancak yas tutan babası onu kollarına aldığında trusdale’in geniş kenarlıklı şapkasını gördüler. kızın güzel elbisesinin eteğinin altında saklı kalmıştı.

jürinin öğle yemeği sırasında sahne deposunun yakınlarından, suç mahallinin doksan adım kadar uzağından gelen çekiç sesleri duyuldu. darağacının hazırlanışıydı bu. iş, adı oldukça manalı bir biçimde john house olan, kasabanın en iyi marangozu tarafından yapılıyordu. büyük bir kar fırtınası geliyordu ve fort pierre’e giden yol belki bir hafta, belki de bütün kış boyunca geçilemez olacaktı. trusdale’i bahara kadar cezaevinde tutmak gibi bir planları yoktu. bu hiç de tasarruflu olmazdı.

“bir darağacı yapmanın hiçbir zorluğu yok,” dedi house izlemeye gelen halka. “bir çocuk bile bunlardan bir tane yapabilir.”

hareket koluyla kontrol edilen bir kirişin tuzak kapısının arkasında yer aldığını ve herhangi bir son dakika aksaklığı olmaması için şaftın yağlı olacağını anlattı. “eğer böyle bir şey yapıyorsanız, ilk seferinde doğru yapmak istersiniz,” dedi house.

george andrews öğleden sonra trusdale’i sanık kürsüsüne çıkardı. bu olay salondakilerden ıslıkların yükselmesine, yargıç mizell’in de tokmağını vurarak eğer izleyiciler kendilerine hakim olmazlarsa salonu boşaltacağını söylemesine sebep oldu.

“söz konusu gün chuck-a-luck meyhanesine girdin mi?” diye sordu andrews, sükunet sağlandığında.

“herhalde,” dedi trusdale. “yoksa burada olamazdım.”

birkaç gülüşme duyuldu, mizell de gülümsemesine rağmen gene de tokmağını masaya vurdu ve ikinci bir uyarıda bulunmadı.

“iki kadeh içki siparişi verdin mi?”

“evet efendim, verdim. yalnızca iki kadehe yetecek param vardı.”

“ama sonra bir dolar daha edindin, değil mi seni it herif!” diye bağırdı abel hines.

mizell tokmağını önce hines’a, sonra da ön sıralarda oturan şerif barclay’e çevirdi. “şerif, şu adama dışarıya kadar eşlik et ve kanunsuz davranışından ötürü cezalandır lütfen.”

barclay, hines’a dışarıya kadar eşlik etti ama onu kanunsuz davranıştan cezalandırmadı. bunun yerine neden böyle bir şey yaptığını sordu.

“üzgünüm otis,” dedi hines. “orada sap gibi oturduğunu görünce dayanamadım.”

“sokağın aşağısına gidip john house’un yardıma ihtiyacı var mı diye bir bak,” dedi barclay. “bu karışıklık bitmeden de buraya geri gelme.”

“ihtiyacı olan bütün yardımı aldı ve çok kar yağıyor.”

“bir yere uçmazsın. git.”

bu sırada trusdale ifadesini vermeye devam etti. hayır, chuck-a-luck’ı terk ettiğinde şapkası başında değildi ama evine dönene kadar bunu fark etmemişti. o zaman da kasabaya kadar bütün yolu geri dönüp de onu aramak için çok yorgun olduğunu söyledi. hem hava da kararmıştı.

mizell araya girdi. “bu mahkemeden lanet şapkanın kafanda olduğunu fark etmeden atlı kilometre boyunca yürüdüğüne inanmasını mı bekliyorsun?”

“sanırım sürekli kafamda olduğu için orada olması gerektiğini düşündüm,” dedi trusdale. bu bir başka gülüşmenin ortaya çıkmasına sebep oldu.

barclay geri geldi ve dave fisher’ın yanına oturdu. “neye gülüyorlar?”

“gerzek herifin bir cellada falan ihtiyacı yok,” dedi fisher. “düğümü kendi elleriyle atıyor. bunun komik olmaması lazım; ama bayağı komik.”

“o ara sokakta rebecca cline’la karşılaştın mı?” diye sordu george andrews, yüksek sesle. bütün gözler üzerindeyken dramaya karşı daha önce hiç hissetmediği bir yatkınlığının olduğunu keşfetmişti sanki. “onunla karşılaşıp doğum günü dolarını çaldın mı?”

“hayır efendim,” dedi trusdale.

“onu öldürdün mü?”

“hayır efendim. onu tanımıyordum bile.”

bay cline koltuğundan kalkıp bağırdı. “onu sen öldürdün, seni yalancı orospu çocuğu!”

“yalan söylemiyorum,” dedi trusdale. şerif barclay o anda ona inandı.

“başka sorum yok,” dedi andrews, koltuğuna geri dönerken.

trusdale ayağa kalkmaya yeltendiyse de mizell ona oturmasını ve birkaç soruya daha cevap vermesini söyledi.

“birinin siz chuck-a-luck’ta içerken şapkanızı çaldığını, kafasına taktığını, o ara sokağa gittiğini,rebecca cline’ı öldürdüğünü ve şapkayı sizi töhmet altında bırakmak için orada bıraktığını iddia etmeye devam ediyor musunuz bay trusdale?”

trusdale sessiz kaldı.

“soruya cevap verin bay trusdale.”

“efendim, ‘töhmet altında bırakmanın’ ne demek olduğunu bilmiyorum.”

“bizden birinin bu iğrenç cinayeti senin üzerine attığına inanmamızı mı bekliyorsun?”

trusdale ellerini birbirine kenetleyip bir müddet düşündü. sonunda dedi ki, “belki de biri onu yanlışlıkla almış ve sonra da yere atmıştır.”

mizell gözlerini kahkhakara boğulan salonun üstünde gezdirdi. “buradabay trusdale’in şapkasını yanlışlıkla alan var mı?”

pencereleri döven kar tanelerinin dışında içeride çıt çıkmadı. kışın ilk büyük fırtınası gelmişti. bu kasaba ahalisinin kurt kışı dediği mevsimdi; çünkü kurtlar, çöp aramak için sürüler halinde black hills’ten kasabaya inerlerdi.

“başka sorum yok,” dedi mizell, “ve hava şartlarından dolayı davayı sonlandırıcı bir karar vereceğiz. jüri bir karar almak için çekilecek. üç seçeneğiniz var baylar: masum, adam öldürmeye teşebbüs ya da birinci derece cinayet suçlusu.”

“daha çok kız öldürme,” diye düzeltti birisi.

şerif barclay ve dave fisher, chuck-a-luck’a gitti. abel hines de omzundaki karları silkeleyerek onlara katıldı. dale gerard onlara müesseseden büyük birer bira servis etti.

“hayır, bir bardak su istemiyorum, ama isteyebileceğimden kuşkuluyum.”

“mizell’in başka sorusu kalmamış olabilir,” dedi barclay, “ama benim var. şapkayı boş ver. madem kızı trusdale öldürdü, nasıl oldu da gümüş doları bir türlü bulamadık?”

“çünkü korktu ve onu bir yere attı,” dedi hines.

“sanmıyorum. böyle bir şeyi akıl edebilmek için fazla aptal. eğer o dolar elinde olsaydı chuck-a-luck’a geri döner ve içerdi.”

“ne demeye getiriyorsun?” diye sordu dave. “sence o masum mu?”

“diyorum ki keşke o meteliği bulabilseydik.”

“belki cebindeki bir delikten düşmüştür.”

“ceplerinde hiç delik yoktu,” dedi barclay. “sadece botlarından birinde vardı ve o da içinden bir dolar geçecek kadar büyük değildi.” birasından biraz içti. main street’te uçuşan çalı topları karın içinde hayaletimsi beyinler gibi görünüyordu.

jürinin karara varması bir buçuk saat sürdü. “asılmasına ilk oylamada karar verdik,” dedi kelton fisher daha sonra, “ama adil görünmesini istedik.”

mizell, trusdale’e karar açıklanmadan önce söylemek istediği bir şey olup olmadığını sordu.

“aklıma bir şey gelmiyor,” dedi trusdale. “o kızı ben öldürmedim, tüm söyleyebileceğim bu.”

fırtına üç gün sürdü. john house, trusdale’in kaç kilo olduğunu düşündüğünü sordu barclay’e. o da adamın altmış kilo civarı olduğunu söyledi. house çuval bezinden bir kukla yapıp içini taşlarla doldurdu ve hanın tartısının ibresi altmışa gelene kadar da içine ağırlık eklemeye devam etti. sonra kasabanın yarısı karın altında orada durmuş izlerken kuklayı astı. düzenek sorunsuz çalışıyordu.

idamdan önceki gece hava açıldı. şerif barclay, trusdale’e akşam yemeği için istediği her şeyi yiyebileceğini söyledi. trusdale biftek ve yumurta istedi, yanında da et suyuna bulanmış, ev yapımı kızarmış patates. barclay yemeğin parasını kendi cebinden verdi, sonra da masasına oturup tırnaklarını temizlerken trusdale’in çatal bıçağının seramik tabakta çıkardığı sesleri dinledi. sesler kesildiğinde hücreye girdi. trusdale sırada oturuyordu. tabağı o kadar temizdi ki barclay adamın sosun kalanını bir köpek gibi diliyle temizlediğini düşündü. adam ağlıyordu.

“aklıma bir şey geldi,” dedi trusdale.

“nedir jim?”

“beni yarın sabah asacaklarsa mezarıma karnımda biftek ve yumurtayla gireceğim. sindirmek için hiç vakit olmayacak.”

kısa bir anlığına barclay hiçbir şey söylemedi. görüntü yüzünden değil ama trusdale’in bunu düşünmüş olmasından dolayı dehşete düşmüştü. sonra “burnunu sil,” dedi.

trusdale burnunu sildi.

“şimdi beni dinle jim, çünkü bu senin son şansın. öğleden sonra o bardaydın. o saatte çok insan yoktu. doğru mu?”

“sanırım evet.”

“o zaman şapkanı kim aldı? gözlerini kapat. geçmişi düşün. gözlerinin önünde canlandır.”

trusdale kendisine söylenileni yaptı. barclay bekledi. bir süre sonra trusdale ağlamaktan kıpkırmızı olmuş gözlerini açtı. “onu takıp takmadığımı bile hatırlayamıyorum.”

barclay içini çekti. “tabağını bana ver ve bıçağı da uzat lütfen.”

trusdale çatal bıçağı üzerine koyduğu tabağı parmaklıkların arasından uzattı ve bira içebilmeyi dilediğini söyledi. barclay bunu bir süre düşündü, ardından montuyla şapkasını giydi, chuck-a-luck’a kadar yürüdü ve dale gerard’dan küçük bir kova bira aldı. cenazeci hines bir kadeh şarabı yeni bitirmişti. barclay’le birlikte dışarı çıktı.

“yarın büyük gün,” dedi barclay. “10 yıldır burada bir idam gerçekleşmemişti ve şansımız varsa bir on yıl daha gerçekleşmez. o zamana kadar işi bırakmış olacağım. keşke şimdi bırakmış olsaydım.”

hines ona baktı. “kızı gerçekten de onun öldürdüğünü düşünmüyorsun.”

“eğer o yapmadıysa,” dedi barclay, “bunu yapan kişi hala etrafta dolaşıyor demektir.”

idam ertesi sabah saat 9’daydı. hava rüzgarlı ve oldukça soğuktu fakat kasaba halkının çoğu olayı izlemek için oradaydı. papaz ray rowles darağacının üzerinde, john house’un yanında duruyordu. her ikisi de mantolarına ve atkılarına rağmen titriyordu. papaz rowles’un elindeki incil’in sayfaları rüzgârla çırpınıp duruyordu. house’un kemerine sıkıştırılmış olan gösterişsiz, siyaha boyalı başlık da öyle…

barclay, elleri arkasında kelepçelenmiş olan trusdale’i idam sehpasına yönlendirdi. trusdale basamaklara gelene kadar iyiydi ama sonra karşı gelmeye ve ağlamaya başladı.

“yapmayın,” dedi. “lütfen bana bunu yapmayın. lütfen beni incitmeyin. lütfen beni öldürmeyin.”

küçük bir adama göre güçlüydü ve barclay, dave fisher’a gelip bir el atması için işaret etti. birlikte trusdale’i yaka paça kavradılar, itip kaktılar ve 12 ahşap basamağa zorla tırmandırdılar. bir ara öyle bir çırpındı ki; neredeyse üçü birden aşağı düşüyordu ve düşerlerse diye kollar onları tutmak için kalktı.

“kes şunu ve bir erkek gibi öl!” diye bağırdı biri.

platformun üzerindeki trusdale bir anlığına sessizleşti ama papaz rowes 51. ayeti okumaya başladığında çığlık atmaya başladı.“göğsünü mengeneye sıkıştırmış bir kadın gibi,” diyecekti daha sonra biri, chuck-a-luck’ta.

“yüce iyiliğinle bana merhamet et ey tanrım,” diye okudu rowles, hüküm giymiş adamın serbest kalmak için attığı çığlıkları bastırmak için sesini yükselterek. “çok yüce olan merhametinle günahlarımı bağışla.”

house’un siyah başlığı kemerinden çıkardığını gören trusdale bir köpek gibi solumaya başladı. kafasını iki yana sallayarak başlıktan kaçınmaya çalıştı. saçları uçuştu. house tıpkı oynak bir atı dizginlemeye çalışan bir adam gibi her hareketi sabırla takip etti.

“dağlara bakmama izin verin!” diye böğürdü trusdale. burun deliklerinden sümükler akıyordu. “dağlara bir kez daha bakmama izin verirseniz iyi olacağım!”

ama house yalnızca başlığı trusdale’in kafasına geçirmekle ve titreyen omuzlarının üzerinden bağlamakla yetindi. papaz rowles monoton bir şekilde devam ediyordu. trusdale altındaki kapaktan kaçmaya çalıştı. barclay ve fisher onu geri ittiler. aşağıdan birisi, “sür şunu kovboy!” diye bağırdı.

“amin de,” dedi barclay, papaz rowles’a. “isa aşkına amin de.”

“amin,” dedi papaz rowles ve incil’i kapatarak bir adım geri çekildi.

barclay, house’a işaret verdi, adam da manivelayı çekti. yağlı kiriş hareket etti ve kapak aşağıya doğru düştü. tıpkı trusdale gibi. boynu kırıldığında bir çatırtı sesi çıktı. bacakları neredeyse çenesine kadar çekilip geri düştü. altındaki kar yığınlarına ayaklarından sarı damlacıklar düştü.

“al sana, seni piç!” diye bağırdı rebecca cline’ın babası. “yangın musluğuna işeyen bir köpek gibi geberdi. cehenneme hoş geldin.” birkaç kişi alkışladı.

trusdale’in cesedi kafasında hala o siyah başlık olduğu halde kasabaya getirilirken bindirildiği arabaya yüklenene kadar izleyiciler orada beklemeye devam ettiler. ardından dağıldılar.

barclay hapishaneye geri döndü ve trusdale’in kaldığı hücrede oturdu. orada 10 dakika kaldı. hava o kadar soğuktu ki nefesi gözle görülür bir şekilde buharlaşıyordu. neyi beklediğini biliyordu ve sonunda beklediği şey geldi. trusdale’in içtiği son biraları taşıyan küçük kovayı aldı ve kustu. daha sonra ofisine geçti ve sobasını doldurdu.

sekiz saat sonra abel hines geldiğinde hala oradaydı, kitap okumaya çalışıyordu. “cenaze salonuna gelmelisin otis. sana göstermek istediğim bir şey var,” dedi.

“nedir?”

“hayır. bunu gelip görmek isteyeceksin.”

hines’ın cenaze salonu & morgu’na yürüdüler. arka odada, trusdale çıplak bir şekilde soğuk bir zeminde yatıyordu. havada kimyasal madde ve dışkı kokusu vardı.

“bu şekilde öldüklerinde pantolonlarını doldururlar,” dedi hines. “başı dik şekilde giden adamlar bile. yapabilecekleri bir şey yok. kaslar gevşeyip bırakır.”

“ve?”

“yaklaş. senin mesleğine sahip olan bir adamın boklu pantolondan fazlasını gördüğünü sanırdım.”

pantolon yerdeydi. içi dışına çıkarılmıştı. pisliğin içinde bir şey parlıyordu. barclay eğilerek yaklaştı ve bunun gümüş bir dolar olduğunu gördü. uzanıp dışkının içinden onu çıkardı.

“anlamıyorum,” dedi hines. “orospu çocuğu uzun süredir içerideydi.”

köşede bir sandalye vardı. barclay ona o kadar sert bir şekilde oturdu ki sandalyenin dolgusundan bir pof sesi çıktı. “fener ışıklarını ilk gördüğünde onu yutmuş olmalı. ve her seferinde geri çıktığında onu temizleyip yeniden yuttu.”

iki adam birbirine baktı.

“ona inandın,” dedi hines en sonunda.

“aptallık; ama evet, inandım.”

“belki de bu onunla ilgili olduğundan çok, seninle ilgili bir şey söylüyordur.”

“son ana kadar masum olduğunu söyleyip durdu. muhtemelen tanrı’nın tahtının önünde dururken de aynısını söyleyecek.”

“evet,” dedi hines.

“anlamıyorum. asılacaktı.her hâlükârda asılacaktı. bunu anlıyor musun?”

“ben güneşin neden yükseldiğini bile anlamıyorum. bu metelikle ne yapacaksın? kızın anne babasına geri mi vereceksin? öyle yapmasan daha iyi olur çünkü…” hines yüzünü buruşturdu.

çünkü cline’lar başından beri biliyordu. kasabadaki herkes başından beri biliyordu. bunu bilmeyen tek kişi kendisiydi. o aptal kendisiydi.

“onunla ne yapacağımı bilmiyorum,” dedi.

ani bir rüzgar şarkı seslerini taşıyarak esti. kiliseden geliyordu. şükür duası ediliyordu.



[*] : http://www.kayiprihtim.or...ler/bir-olum-stephen-king 
[**]: http://www.newyorker.com/...3/09/a-death-stephen-king