"İnsanın değeri aradığı şeyin değeri kadardır."
MEVLANA

14 Eylül 2013 Cumartesi

Uyan Ey Gözlerim


Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan
Azrail’in kastı canadır, inan.
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan

Seherde uyanırlar cümle kuşlar
Dill-u dillerince tesbihe başlar
Tevhid eyler dağlar taşlar ağaçlar
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan

Semâvâtın kapuların açarlar.
Mü’minlere rahmet suyun saçarlar…
Seherde kalkana hülle biçerler.
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan

Bu dünya fanidir sakın aldanma.
Mağrur olup tac-u tahta dayanma.
Yedi iklim benim deyu güvenme.
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan

Benim, Murad kulun, suçumu affet.
Suçum bağışlayub günahım ref’ et.
Rasûl’ün sancağı dibinde haşret.
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan

Sultan III. Murad

6 Ağustos 2013 Salı

Uyuyor Musun

bak şuram sıyrıldı diye kendini
hala bebek bebek soyuyor musun?
yazı yazar yahut resim yaparken
yine ellerini boyuyor musun?
dudağımdan öpen bir adın vardı
ki hala öpüyor duyuyor musun?
kuzular uyandı, kuşlar uyandı
güller uyandı sen uyuyor musun?

koşa koşa gelip ''yoruldum'' diye
elini kalbine koyuyor musun?
''daha pek erkendir biraz büyüsün''
diyorlardı söyle: büyüyor musun?
yoksa isyan edip parmaklarınla
en tatlı yaşını sayıyor musun?
kuzular uyandı, kuşlar uyandı
güller uyandı,sen uyuyor musun?

yarı yosun,yarı zambak kokunu
yine bugu bugu yayıyor musun?
cocuk olmadıgını orda görmüştüm
hala trabzandan kayıyor musun?
içinden köpükler gibi taştıgın
o yarım şeyleri giyiyor musun?
kuzular uyandı, kuşlar uyandı
güller uyandı sen uyuyor musun?

arif nihat asya

19 Aralık 2012 Çarşamba

Ella Wheeler Wilcox

Protesto etmeniz gereken yerde susarak günah işlerseniz, insanlardan korkaklar üretirsiniz.

                                                            -Ella Wheeler Wilcox-


12 Ekim 2012 Cuma

Mühendis ve Tembellik

"Mühendis adam tembeldir, çünkü her işi en kolay yoldan çözmek için çalışır."

Ekşi sözlükte sörf yaparken sol frame'de mühendis başlığını tıkladığımda karşılaştım. Biraz felsefe yapmak istiyorum bu konuda.
Öncelikle tembellikten bahsedelim. Tembellikle alakalı okuduğum en güzel kitap Gançarov'un romanı "Oblomov"dur. Gançarov, Rusça'ya oblomovluk kelimesini kazandırmıştır bu şahane eserinde. O derece harikulededir roman.

Gelelim asıl mevzumuza. Mühendis, her işi en kolay yoldan en iyi şekilde çözmek için yola çıkar da işi  çözeceğim diye imanı gevrer. Normal biri değildir mühendis bu yüzden. Bazen sıradan birinin bile ilk göreceği bir noktayı en son yakalayabilir. Ecnebi dilinde ifade edecek olursa "reverse" yani ters düşünce metotları ile eğitilmiştir. Bu metotların yüzünden bazen komik durumlara düşebilirler mesela. Ama şu anda insanların sahip olduğu çoğu şeyi(neredeyse tamamı) onlara borçlu olması bu komikliğin görmezden gelinmesine yetmez mi sizce?

İnsanlar evde kullandığı çoğu aletin nasıl çalıştığını bilmez. Buzdolabının nasıl çalıştığını bilen kaç kişi vardır bu ülkede? Nasıl ve kim tarafından icat edilmiştir? Kendisine şükran duymamız gereken Nikola Tesla'yı tanıyan var mıdır acaba? Evet şimdi istediğimiz taksitle bu ürünlere sahip olabilmek onun teknolojisini hiç ama hiç küçültmez.

Şöyle bitirelim:
"Dünya, bu tembelliğe çok şey borçludur."









28 Ağustos 2012 Salı

Çin Yolculuğum

İlk yurt dışı deneyimim. Kendi imkanlarımla gitmek zor tabi, şirketimin gönderdiği bir yurt dışı eğitimi için gittim Çin'e. Uzun yıllardan beri başka kültürleri hep merak etmiştim. Ne yalan söyleyeyim daha çok Avrupa ve Kuzey Amerika merak ettiğim kültürler. Geri kalmışlığımız belki bilinçaltımda yatan, bilmiyorum.

İstanbul'dan Hong Kong'a uçtuk önce. Yaklaşık 10,5 saat direk uçuş. Orta koltuk olunca rahat edemedim varana kadar. Lavaboya gitmek isteseniz ya sağınızdaki ya da solunuzdakini rahatsız edip kaldırmanız lazım. Bana pek uyan bişi değil doğrusu. Ama dönüşte kenar koltukta geldim.

Uluslararası uçak yolculuğu da bir kültür. Seyahat edince anlıyorum. THY'nin bana verdiği şık bir metal kutudaki çorabın hediye olduğunu sanmıştım, meğerse uçakta giymek içinmiş. Gidene kadar ayakkabılarımı çıkarmamıştım uçakta koku yayılır diye. Dönüşte yanımdaki Çinli giyince fark ettim. Dedim ya dönüşte rahattım :)

Hong Kong'u Çin'e bağlandığını hepimiz biliriz ama hala aralarında gümrük uygulandığını bizi taksi minibüsle  Shenzhen'e götürürlerken gördüm. Hong Kong dünyadaki çoğu ülkeye vize uygulamıyor bildiğim kadarıyla. Bu nedenle önce Hong Kong'a indik sonra Shenzhen'in Hong Kong'a yakınlığı sebebiyle taksi münibüslerle Shenzhen'e geçtik. Kara yolu ile gümrük geçmekse tam bir çile.

Hong Kong gökdelenler, limanlar, köprüler, yollar ve gıcır gıcır yeni arabaların şehri. Bildiğim çoğu markanın bilmediğim modellerini gördüm orada. Bilinçaltımdaki geri kalmışlığın simgelerinden birisiydi bu. Biz kötü arabalara biniyorduk. Son yıllarda bu alanda ülkemiz toparlandı fakat daha almamız gereken çok yol var.

Hong Kong bir dünya şehri. Kozmopolit bir yer burası. Hangi dili,dini,ırkı arıyorsanız rahatlıkla karşılaşabilirsiniz. İstanbul'u andırıyor biraz. Devasa limanlarında yüklemeyi bekleyen konteynırlar. Denilene göre dünyada dönen paranın yarısı burada dönüyormuş. Uzak doğunun ticaret merkezi.

Hong Kong, orjinal Elektronik ürünleri sanırım dünya en ucuz alabileceğiniz yer. Vergi yok burada. Iphone 4S Türkiye'den 600 TL civarı daha ucuzdu, gerisini siz düşünün. Para birimi olarak Hong Kong dolarını kullanıyorlar. Neredeyse bir Türk lirası, beş Hong Kong dolarına eşit. Burada kral biziz yani :)

Trafik soldan akıyor Hong Kong'da. İngilizlerin bıraktığı bir miras! Çin toprakları içinde trafiğin soldan aktığı tek yer diyebiliriz. Akdeniz insanlarının aksine yaşamlarında olduğu gibi trafikte de sakin Uzakdoğulular. Korna sesi duyulmuyor neredeyse.

Hong Kong'dan daha önceden bahsettiğim gibi Shenzhen'e geçtik. Bize Eğitim verecek olan ZTE firması bu şehirde kurulu. Dünyadaki Telekomünikasyon alyapısı pazarınında %30 gibi yüksek bir paya sahip. Bunu hiç bilmiyordum.Türkiye'de daha çok Huawei firmasını duyuyorduk. ZTE Çin Hükumeti'ne ait yani bir kamu kuruluşu. Huawei ise özel bir şirket. bu global firmalar kurumsal ama köklü şirket değiller. Yüzyılın son çeyreğinde kurulmuşlar. Ama nereden nereye...

Shenzhen, söylenene göre Çin tarafından Hong Kong'a karşı kurulmuş bir ticaret merkezi. Alt yapısı bitmiş bir şehir. On milyon civarında nüfusu var fakat sakin, güvenli ve huzurlu bir yer. Birbirleri ile kavga eden hiç kimse görmedim. Kimse kimseye yüksek sesle bağırmıyor. Korna sesi yok şehirlerinde, unutmuşlar sanki kornayı.

Yollardaki trafik levhalarında gitmek istediğiniz tarafa köprülerden nasıl dönüş yapacağınız çizilmiş. Dönüşünüzdeki köprüden öncesini sonrası karıştırmazsınız. Kolay bir şekilde sıyrılıp yolunuza devam edebilirsiniz. Trafik ışıkları bizdeki gibi durduğunuz yerde değil tam karşınızda kavşağın karşı tarafında. Formula yarışlarındaki ışıklar gibi.

Muson iklimini coğrafyada okumuştum ama burada yaşadım. İnsanlar şemsiyelerle geziyor desem yeridir. Gün boyu aralıklarla süren yağmur var burada. Çevre düzenlemelerine olağan üstü ilgi gösteriyorlar. Yerlerde atılmış çöp göremezsiniz, çevreye karşı duyarlılar.

Çinliler şimdiye kadar gördüğüm en sakin insanlar. Ayrıca alçak gönüllüler, kibarlar.

Kötü bulduğum bir kaç şey var. Mesela felaket kötü kokuyor yemekleri, lokantaları. Eğer İstanbul Lokantası ve Mevlana lokantası olmasaydı sanırım aç kalmıştık. Diyebilirsiniz ki McDonald's veya Burger King bulamadınız mı?Bulduk evet fakat orada da Çinliler çalışıyor, sonuç aynı yani :)

Ayrıca dolar kullanmak yasak olduğu için sürekli otelde veya exchange şubelerinde para bozdurmanız gerekiyor. Sosyal paylaşım siteleri yasak, Facebook'a ulaşmanız ancak hafta sonu Hong Kong'a geçerseniz mümkün. Bu iki şehir(Shenzhen ve Hong Kong) komşu olmasına rağmen özgürlükler açısından aralarında uçurum var.

Eşe dosta alışveriş yapacaksanız kesinlikle pazarlık yapmalısınız Shenzhen'de. Genel olarak ucuz fakat şunu belirteyim ki daha ucuzuna arkadaşınız aynı şeyleri aldığında üzülmeyiniz :)

2012 yılına ait geçirdiğim güzel bir hafta idi Çin ziyareti. Dönüşte Çin gümrüğünde bavulumu açtırmalarını daha önceki kibarlıklarının yanında yok hükmünde sayıyorum. Umarım sizinde yolunuz bir gün buralardan geçer.









13 Mart 2012 Salı

Kubbe'nin Altında

Hikayeyi anlatacak değilim.  Ama size şu üç kişiyi;
Belediye meclis ikinci üyesi Jim Rennie, oğlu Junior Rennie, Belediye meclis birinci üyesi Andy Sanders ve şef Phil Bushey'i zevkle anlatabilirim.

İnanılmayacak kadar mükemmeldiler. Bir yazarın zihninde hikayenin karakterlerini kusursuz oluşturması ve öyküsünde hakettiği değere çıkarması çok zor bir şey. Bir okuyucu olarak söylüyorum bunları. Okurken benim zihnimde apaçıktılar, berraktılar, yalındılar, doluydular ve sanki onları yıllardır tanıyorumdum.

Yavaş yavaş okudum. Tadını çıkara çıkara ilerledim. Not aldım bol bol. Kitabı bitirdikten sonra aldığım notları araştırmak bana öyle güzel geliyor ki tarifi imkansızdır.  "Kubbenin Altında", yaklaşık 1000 sayfa. Bu sizi ürkütmesin. Sabırlı olun, emin olun ki hiçbir gereksiz şey kitapta yeralmıyor. Hatta bittiğine üzülecekseniz.

Kitaptan not aldığım cümlelerle bitiriyorum:

"Birkaç güzel anı yeterliydi ve onlar için de ne valiz lazımdı ne de sırt çantası.",
"Fikirler soğuk algınlığı mikropları gibidir, eninde sonunda birileri yakalanır.",
"Küçük kasabalar insanın hayal gücünü sınırlar.",
"Eski film yıldızının dediği gibi 'Aktörlüğü sevmediğimde bırakamayacak kadar zengin olmuştum' ",
"Bazı insanlar büyüktür, bazıları da kendine büyüklük atfeder.",
"Korkak bir lider dünyanın en tehlikeli  insanıdır.",
"Banka hesabında milyonlar olsa da amacı olmayan biri daima küçük biriydi.",
"Birine saygınlığı iade edildiğinde o kişi çoğu zaman (her zaman olmasa bile) az çok doğruyu görebilme yeteneğini de geri kazanmış olur.",
"Tanrı'yla yalnızken konuşursanız verdiği cevabı daha rahat duyarsınız.",
"Hayat size limon verirse limonata yapın.",
" 'Sopalarla taşlar kemiklerimi kırabilirler ama kelimeler bana zarar veremez' -Jim Rennie-",
"İstediğin birşey için dua edersen Tanrı sağır olur ama ihtiyacın olan birşeyler için dua edersen can kulağıyla dinler.",
"Amerika'nın iki büyük özelliği demagogları ile rock and  roll'dur.",
"Yine de insanoğlu uyum sağlama becerisi olmasa bir hiç sayılırdı.",
"Doktorların dediği gibi, toynak sesi duyunca insanın aklına Zebra gelmezdi-yanlış teşhis yaptıklarında-",
"Elindeki sopa küçükse koca bir köpeği azdırmayacaksın."

Not: Ekşi'den linkini bulduğum Chester's Mill kasabasının web sitesi: Chester's Mill 

4 Mart 2012 Pazar

ÇOŞKUN ARAL

Cüneyt Özdemir'in hazırlayıp sunduğu Soru-Yorum programının konuğuydu geçen akşam Çoşkun ARAL. Ben mesleğine bu kadar aşık çok az insan gördüm. O anlattıkça ağzınız açık kalıyor. Kendisi bir beyfendi. Alçak gönüllülükle anlatıyor gördüklerini, bildiklerini ve çektiklerini. Mesleğindeki 36. yılı yanılmıyorsam. Türk toplumunu çok nazik bir şekilde eleştiriyor. Merak etmiyoruz diyor, sonuna kadar haklı. Röportajlarını okudum bugün internetten. Hatay'a 200 km uzklıkta Lübnan'ı bombalamaya dünyanın en büyük savaş gemisi geldi kimsenin umurunda olmadı diyor.


Haberci programını burada anlatmama gerek yoksanırım. kendisiyle ilgili bazı linkleri paylaşacağım. Umarım dünyanıza yeni bir pencere katar.

Kitap:
Ölümün Yakasına İliştirilmiş Hayatlar,
Sözün Bittiği Yer

Web site:
http://www.haberci.com/default.asp
http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=co%C5%9Fkun+aral
http://sigortacigazetesi.com.tr/manet/1751-haberci-cokun-aral-toplumu-deitirmek-isteyen-bir-medyamzn-olmamasndan-ikayetci-balk-basindan-kokar.html

23 Şubat 2012 Perşembe

Yaşlanıyorum ve U'lu mutsuzum

Kafam karmakarışık. Nasıl izah edebilirim bilmiyorum. Yaşlanıyorum işte..

Haftalar amaçsızca birbirini kovalıyor. Halbuki ne hayallerim var(dı). Artık onları bile hatırlayamıyorum. Bazen Rafet El Roman dinlerken çoşuyorum, "Hadi tekrar ayağa kalk ve çabala. 'umut'lan yeniden. Evet aradığım kelime "umut" galiba. Benim artık hiç bir şeyden umudum yok.

Umut, bambaşka bir şey. İçimizdeki tek hazine.Yaşlandıkça içimizdeki umut eksilip dışımızdaki meta artıyor. Araba, ev, iş, para, ünvan...

İmkansızlıklar içinde hem daha mutlu hem de daha umutluydum. Beş parasızken yani. Azimli ve inatçı biriydim 20' li yaşlarımda. Tuttuğumu koparırdım. Öz güvenim zirve yapmıştı. Herkes de de böyle mi acaba. 20' li yaşlar böyle mi geçmiş. Bilmiyorum.

Neyse kafam darmadağın durumda. İzah edemiyorum...
U'lu mutsuzum. Umutsuzum.

12 Şubat 2012 Pazar

Canım Kardeşim

Kardeşin olarak yazıyorum bu cümleleri. Çok değil bir zamanlar günün çoğunu beraber geçirdiğin abin. Geçenlerde farkettim biz eskisi gibi değiliz. Yok hala içli dışlıyız da eskisi gibi değiliz.

Aynı güne, aynı geceye beraber başlamıyoruz. Aynı sofraya beraber oturmuyor, aynı çorbaya beraber kaşık sallamıyoruz. Aynı televizyon kanalına beraber bakmıyoruz. Aynı sokağa kartopu oynamaya beraber çıkmıyor, aynı sokakta akşamlamıyoruz. Aynı sobada ıslanan üstümüzü beraber kurutmuyoruz. Ödevlerin başında saatlerce uğraşmıyoruz. NBA 2000 oyununda saatler süren maçlar yapmıyoruz. Şampiyonlar Ligi maçlarını izlerken  Fanta ve Ruffles' ın canlarına okumuyoruz. Beraber oynadığımız halı saha maçlarımız da yok artık.

Paylaşamadığımız şeyler de yok. Beraber izlediğimiz çizgi filmlerimiz de çok eskilerde kalmış.

Hatırlıyor musun salonda yapılan çift kale maçları ardından penaltıları?.. Unutulmaz satranç maçlarını da hatırlıyor musun?.. Kaybedince de birbirimizi hazmedemeyişimizi..

Ayrı     düşmek, büyümek var mıydı hesapta!..

Yaşlanıyoruz canım kardeşim...

24 Ocak 2012 Salı

İKİ DARBE ARASINDA

Öncelikle akıcı bir kitap. Sıkılmadan merakla okuyorsunuz. Kısaca bu kitap, İskender PALA'nın TSK'daki on beş yıllık serüvenini anlatıyor.

Kitap eleştirisine İskender PALA'dan başlamak istiyorum. Öğrendiğimde çok hoşuma giden şu oldu. Askerlik mesleğinin içinde akademik kariyerini bitirebilmiş ve o azmine hayran kaldım. Yaptıklarını okuduktan sonra "çok çalışıyorum" cümlesini artık kurmuyorum. Kafasında "ne yapabilirim, neler katabilirim?" soruları olan insanları severim. Mücadeleci insanlardır.

Kitabın bir bölümünde de diyor ki; "Daracık mekanlarda onlara geniş dünyalar sunabilirdim." Denizaltında görev altığı süre boyunca askerlerine okuma alışkanlığı kazandırmaya çalışmış. Okumayı çok seven biri olarak bu bakış açısı çok güzel.

Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü hazırlamış genç yaşında. "Konferanslara gittiğimde İskender PALA'yı ellili altmışlı yaşlarında biri olarak bekliyorlardı." diyor. Karşılarında otuzlarında birini görünce de şaşırıyorlarmış.

Gelelim kitaba. Kitapta 28 Şubat dönemi ile ilgili düştüğü anektotlar benim için önemliydi. Eleştirişleri ve özeleştirileri yerinde. O dönemde yapılan insan hakları ihlalleri, egoların kanunların üstüne çıkması, kanunsuzluklar, adaletsizlikler vb. Bunları eleştiri olarak ortaya koyuyor. Özeleştirisi ise müslümanlara.             " Kasko yaptırmak dinen caiz değil diyen tanıdıklarım yüzünden kasko yaptırmadım. Aracımla kaza geçirdiğimde çok büyük maddi kayba uğradım. Bir baktım ki bu insanlar bende önce kasko yaptırıyorlar." 

O dönemde inanan insanlarla dincilerin birbirinden ayrıştırılamadığını söylüyor. Bundan da en çok muzdarip olanlar inançlarında samimi olanlardı diye ekliyor. Bir özeleştirsi de türban, örtü  vb. giyim üzerine. İnanalara baskının çok olduğu dönemde insanların daha da muhafazakarlaştığını söylüyor. Eşinin de 28 Şubat döneminde daha muhafzakar giyindiğini söylüyor ve ekliyor: "İnananlar olarak eğer böyle davranacak idiysek neden yanlış anlaşılmalara izin verdik!"

Sonuç olarak şunu ifade edebilirim. İki Darbe Arasında, İskender PALA'nın kalemiyle hayatını alt üst edenlerden aldığı intikamdır. 

Dipnot:Çok sık olan tayinleriyle alakalı dönemin Kuvvet Komutanı ile yaptığı konuşmayı okurken neredeyse de ağlayacaktım..

8 Aralık 2011 Perşembe

Alev Alatlı ile İlber Ortaylı'nın Rusya üzerine söyleşisi

Güzel bir söyleşi-makale. İlber Ortaylı ile Alev Alatlı sohbet havasında Rusya'yı ele almışlar.
Rusya üzerine güzel bir inceleme olmuş.
orjinal link





 İlber Ortaylı-Alev Alatlı Konferansı
[Mülkiyeliler Birliği]


ALEV ALATLI: İlber Hocamızın yanında Rusya konusunda konuşmak çok zor. Kitabı da dizlerim titreye titreye yazmıştım; zaten sürekli İlber'e danıştım. Türkiye'de başka bir ülkeyi konu alan ilk romanı ben yazdım sanırım; bunu, kendimi önemsemek anlamında söylemiyorum, “herhalde Türkiye oralara geldi” anlamında söylüyorum. Hep yabancılar bizi anlatmış, “bir de biz anlatalım” aşaması gibi.

Rusya sürekli bir “miğfer” gibiydi başımda; ne olup bittiğini bilmek istediğim büyük bir muammaydı. 5-6 yıl önce Rusya “çalışmaya” başladım; okudukça, deştikçe inanılmaz şeyler çıktı karşıma. Sonunda, “yok bu oturulup yazılacak” diye karar verdim.
Bugün geldiğim noktada, Rusya, Türkiye'nin aynası gibi benim için. Ya da şöyle söyleyeyim, Rusya, benim Türkiye kitabım oldu. Çok ilginç benzerlikler buldum. Bir o kadar da farklılıklar buldum. Farklılıkların bence en çarpıcı olanı aydınlarda. Rus aydınları bizden çok daha donanımlı, daha fedakar, daha cesur ve daha acımasız. Daha acımasız. Bu, çok tuhaf geldiydi bana. Bunun dışında romancı olarak beni çok etkileyen ussal tasarıma duydukları güven oldu. Ussal tasarımın, akılla kurulan bir dünyanın nelere kadir olabileceğini ve nasıl büyük felaketlerle sonuçlanabildiğini belki de en iyi gösteren tarih, Rusya tarihi. I.Petro'dan başlıyor, Bolşevikler ve bugünle devam ediyor. Ünlü tarihçileri Voloşin'in bana çok çarpıcı gelen bir tesbiti var: ”İlk Bolşevik Büyük Petro'ydu, I.Lenin ise Çariçe Katerina” diyor.

Bolşevik ihtilali ve bugün gelinen noktada “serbest piyasa Bolşevikleri”nin egemen olduğu aşama. Yani, her zaman olduğu gibi “reformlar” bugün de tepeden iniyor. Ruslar için “reform” Batılılaşma demek ve günümüzde “liberal ekonomi” anlamına bürünüyor. Petro zamanında başlayan batılılaşma çabalarını, II. Katerina hızlandırıyor ve o gün bugün devam ediyor. Ne pahasına olursa olsun “batılılaşma.” Bolşevik devrimi bir hesaba göre 25 milyon insanın hayatına malolan “reform” ve “şekillendirme” çabası. Gorbaçov'dan itibaren, peresteroyka ve glasnost sonrası, “Şok Tedavisi” dedikleri, IMF'in planlı ekonomiyi serbest piyasaya çevirmesi, liberalleştirmesi dönemi, yine benzeri bir zorlama ve zulüm getiriyor. Mesela 1996 itibariyle, Rusya ekonomisinin %50'sinin 7 kişinin elinde olduğu söyleniyor. Yani bir sen-ben-bizim oğlan durumu ki, bu Petro zamanında da böylemiş, Bolşevik Devriminde de üst kademe, sen-ben-bizim oğlan sisteminde yönetmiş! Bugün yine oligarşi, yine tepeden iniyor, yine şekillendiriyor. Bu durumu ilginç olduğu kadar da trajik buluyorum: Belki dünyanın en görkemli uluslarından, en büyük başarılara imza atan devletlerinden, en büyük kültürlerinden birisi, ancak diğer taraftan da acayip bir vahşet söz konusu. Batılılaşmayı şiar edinen bir ulus olmamıza karşın, biz bu denli zorlama hiç görmedik. Rusya’yı tanımlamakta kullanılan bir başka ifade daha var: “Sputnik yapan demirci dükkanı” diyorlar. Bu kadar kaba ve bu kadar rafine olunabiliyor. Bu tanım da bana çok ilginç geldi.

Öyle görünüyor ki, Rusya'ya olanlar, bizim kendi ülkemiz açısından da çok ders verici nitelikte olabilir. Bu nedenle bir gözümüzün orada tutulması gerektiği kanısındayım. Birebir örtüşme görmüyorum ama dediğim dedik tarzında cereyan eden “reformist yaklaşımlar,” bir ülkeye çok pahalıya malolabiliyor. Örneğin, Stalin’in “tarım reformları” dünyanın dördüncü büyük içdenizinin, Aral Denizinin, kuruması, yokolmasıyla sonuçlandı. Bugün artık ne Aral diye bir deniz var, ne de Amu Derya diye bir nehir. Ve bu felâketler, bir yığın tepeden inme reform politikalarının sonucu.

İLBER ORTAYLI: Edip Rus diplomatı Tyutçef'in dört mısralık bir şiirinden söz edeceğim; Rusya'yı çok iyi tanımlamış. Bu ülkeden çok edip diplomatlar çıkmış. Türk diplomatları daha yavan; diplomat olarak değil tabi. Hele Osmanlı diplomatları hiç değil, içlerinde çok seçkin insanlar var. Rus diplomatları içinde ise çok iyileri de, çok gülünç olanları da var. Sazanof mesela, demiş ki: “Rusya'nın güvenlik çizgisi, Rusya'nın güvenliğinin bittiği yerde başlar.” Yani o hiç durmayacak, boyuna genişleyecek.
Mesela İstanbul'daki Rus Büyükelçisi Ignatief, çok meşhur, önemli bir diplomat diye sunulur. Hatta Sadrazam Mahmut Nedim Paşa'nın ondan akıl sorduğu söylenir. Halbuki akıl falan sorduğu yok, sadece adamı kullanmıştır. Onun aracılığıyla yalan haber uçurur. Mesela Marshall adaları meselesinde, “İngiltere, İspanya ile Almanya'ya karşı anlaşıyormuş” der. Ignatief de inanıp, bunları başkalarına aktarır. Ondan sonra, O'na izafeten raporlar başkentlere, Paris'e, Roma'ya, Berlin'e akar. Sonra haber incelenip fos çıkınca, Ignatief'e çok kızarlar. O'na yalancı general anlamında “Mantör Paşa” diye isim takarlar. Mesela devlet moratoryuma gidecek buna sorarlar.

Aslında buna sordukları falan yok; suça iştirak etmesi için yapıyor. Mesela Mahmut Nedim Paşa, Ignatief'in elindeki senetleri, kendisininkiyle birlikte satmıştır; moratoryumun ilanından evvel. Hatta Mithat Paşa'nınkiler de satılmış; O da bu ahlaksızlığa iştirak ettirilmiştir. Mithat Paşa inanılmaz saf, naif bir adamdır. İstanbul'a geldiği günden itibaren pot üstüne pot kırmıştır. Devlet-i Âli'nin yani Osmanlı Devletinin en önemli, en büyük valisidir; hatta Avrupa'nın. Hiçbir Avrupa devletinde Ahmet Mithat gibi bir vali yok; yalnız O'na yakın bir vali var, çok becerikli: General Ignatief. Doğu Sibirya'nın çok başarılı bir valisi iken, hariciyeye kaydırıp, İstanbul'a getirdiler. Ama taş yerinde ağır... Valilik görevlerindeki başarıları ile 1868'de Şura-ı Devlet nazırlığına getirilen Ahmet Mithat, sonra Mithat Paşa oldu, giderayak da sadrazam yapıldı ve hapı yuttu. Dış politika açısından Osmanlı Devletinin en beceriksiz sadrazamı oldu. Devleti müthiş bir harbin içine sokan, istemeden birtakım yolsuzluklara karışan, darbecilerle en ufak bir ortak yanı olmamasına karşın, darbenin içinde olan bir adam... Rusya sahnesinde çok iyi okumuş, zengin sınıftan gelen yazar, edip diplomatlar var, Gribayedof, Turkçef gibi ama, Mehmet Emin Ali Paşa, Fuat Paşa gibi diplomatlar yok.
Şimdi Turkçef'in şiirini okuyalım:

Rusya akılla kavranmaz
Genel kabul görmüş bir arşınla ölçülmez
Onun kendine özgü bir hali, gelişimi vardır
Rusya'ya sadece inanılır, iman edilir.
yani Rusya akılla anlaşılmaz, metreyle ölçülmez, hali bambaşkadır, ona sadece iman edilir. Bu çok güzel bir tanımdır; nerede akıllı, nerede deli olduğu bilinmez. Bütün bir Rusya'nın ihtilal yapması çılgınlıktır, inanılmaz. Maalesef bunlar tarih inşa ederler, tarihi yorumları çok keskindir. Rusya'da çok ciddi, derinlemesine tarih bilgisi, kültürü olan, abuk sabuk hatalar yapmayan okkalı adamlar vardır. İzahını istiyorsanız, Lenin'in “Rusya'da Kapitalizmin Gelişmesi” kitabını okuyabilirsiniz. Bu çalışmasıyla Lenin, iyi bir tarihçi olarak kalabilirdi; bolşevik lider olmasına gerek yoktu. Komünist liderlerden Pakorovski'nin Rusya Tarihi, Mihailovski'nin, Bazarof'un 18. ve 19. yüzyıl Rusya tarihi için yazdıkları da önemli eserlerdir. Bunlar derin adamlardır. Bir de politikaya fazla bulaşmayan uzman insanlar vardır. Bunları okurken, bir Almanı, bizim Uzunçarşılı’yı okur gibi sıkılmazsınız. Mesela Zabini, cilt cilt Rus çarlarının günlük hayatını, sarayın tarihini yazmış; hiç sıkılmadan okuyabiliyorsunuz. Zabini derin bilgisi, ironisi olan bir tarihçi; ciddi hoş bir ironi.

Bu akıllı derin adamlardan bazıları yalan da yazabiliyorlar. Mesela bir tanesi kitap yazıyor, “Büyük Petro, Türklere esir oldu” diyor. Böyle efsanelerle beslenen bir tarih de var. Romanoflar hakkında mesela uydurma efsaneler yazılmış. II. Katherina'nın oğlu Çar Pavel'in babasının, III. Petro olmadığı söyleniyor. Oysa babasına çok benziyor. III. Petro'nun babasının Alman olması, II.Katherina'nın Alman prensesi olması, hanedanın Almanlaşması, Rusları rahatsız ediyor, içlerine sindiremiyorlar. Yani Romanofların külliyen Alman olmasından rahatsız oldukları için, böyle uydurma tarih yazmışlar.

Ruslar hayalperest adamlar. Böyle hayalperest adamları ben sevmem; bizim halkımız da sevmez. Çünkü, Türkler, gerçekçi, asker millettir. Hayali gelişmeyen ülkelerde de güdük bir mekanizma hakim olur. Ülkemiz Rusya ve İran'dan çok farklıdır. Bu iki millet de Türklere göre çok okur yazardır. Tahran'da caddelerde yüzlerce kitapevi vardır; neler çevrilmiş, neler yazılmış, millet neler okuyor incelemeye değer. Allah Türklere irfanı haram etmiş. Bu ülkede okuyan insanlar, alkolik mesafesinde gidiyor.
Ruslar ve İranlılar hayalperest ve yaptıkları işe kendilerini çok vakfeden insanlar. Ancak Türklerin medeni dünyayla tanışmaları Ruslardan çok önce. Ruslar, okuma yazmayı da Türklerden sonra öğrenmiş; Türk yazıtlarının daha önce olması bunu gösteriyor. 11. yüzyıl Endülüs filozofu Ahmet Endülüsî, “Türkler medeniyeti, ümranı kuran Romalı, Yunan, İbrani, Hintli, İranlı gibi milletlerden değil. Ancak Çinliler ve Türkler çok pratik, çok becerikli insanlar. Bu medeni çevrenin içindeler, bu çok önemli. Gerisinin coğrafyaları, kendilerini geliştirmeye müsait değil” diyor.

Bunların içine kuzeydeki Almanları, Rusları ve güneydeki zencileri dahil ediyor. Rusya okuma yazmayı Türklerden sonra öğreniyor ama birdenbire 19. yüzyıl dünya edebiyatını temsil ediyor. Ruslar roman ve tiyatroda Fransa'dan bile önde. Ama sadece şiirde Fransa'yı geçememiş. Ruslarda kendini vakfetme var. Mesela Tolstoy, İbranice öğreneceğim diye sürmenaj oldu. Sadece İbraniceyi dil olarak öğrenmek değil tabi, kabalist literatüre falan giriyor. Bunlar cesur adamlar, 19. yüzyılda şunu söylüyor “Fransız edebiyatı ahlaksızdır, müslüman sanatı ahlaklı bir sanattır”. Bunu demek cesaret ister.
Geçenlerde Türkiyeliliğe karşı çıkan emekli general, “Bu tabirin, Osmanlıcılığı getireceğinden şüphe ederim” diyor. O kadar cesur olmayan bir argüman ki bu. Karşı tarafa hücum edecek, kendisine faşist falan denmesin diye, böyle abuk sabukluk yapıyor. Ne Osmanlıcılığı; akan su geri döner mi! Olmamış Türk entellektüelleri açıkça argümanını söylemez, yavandır, yalan söyler. Türkiye'nin şu andaki büyük problemlerinin etrafında dönen tezlerin hepsi yalandır. Sahipleri başka şeyler planlar, arkasında başka birikimleri vardır. Bu çok ilginçtir, bu savcı korkusu değildir. Otosansür denilen bu lüzumsuz müessese niye vardır mesela. Okuyan milletler bunu aşmıştır. Biz çok akıllı geçinen daha realist bir milletiz. Onun için Rusya bizi çok çarpar. Öte yandan bunların çok korkunç bir tarihi vardır. Rusya'nın zenginlikleri istismara dayanır. Türklerin padişahı, Osmanlı padişahı, her yere cami yaptırır, karısı, kızı adına cami yaptırır ama oturduğu yer, saray, çavuş lojmanı gibidir. Aynı padişah Mimar Sinan'a “Bana da güzel bir saray yap” demez.

ALEV ALATLI: St.Petersburg mesela, insan kemikleri üzerine kurulmuş bir şehirdir. Benim için bu şehir kandır revandır. İnanılmaz açlık, fakirlik varken, insanlara iki kilometre uzunluğunda duvarları olan bir saray yaptırmak ne demek !

İLBER ORTAYLI: Çok büyük israf var ve çok büyük fakirlik... Sonra Ruslar ya çok bilgililer, ya çok cahil. Rus köylüsünün dünyadan haberi yok. Mesela Türk köylüsü kendi dininden olmayanlara gavur der. Ama Rus köylüsüne müslümanım deseniz anlamıyor. “O ne demek, ona ne gerek var” diyor. “Din dediğin bir tane olur” diyor. Ortodoks’un anlamı “doğru inanç” ya, “doğru inanç var, öbürlerine niye inanıyorsunuz” diyor. Böyle naif bir kültür. Rusya'da böyle büyük farklılıklar var. İnsanların servetlerinde, otoritede, nüfuzlarında çok farklılıklar olduğu gibi, bilgilerinde de çok farklılıklar var.

19. yüzyıl edebiyatına, müziğine, tarihçiliğine damga vuran insanlardır. Örneğin Roma hukukçuluğunda, tarihçiliğinde, İngiltere tarihçiliğinde, Rusların adı vardır. İhtilalden sonra kaçan Ruslar bir sürü Avrupa üniversitesinde, kürsülerde iş, söz sahibi oldular. Ama böyle Türk yoktur. Türklerin güya Avrupa, Batı kültürü almış adamı bile, o sahada söz sahibi olamaz. Bu ırkî bir özelliğimizdir. Mesela Rusya'nın Türkleri çok iyi Rusça bilir, konuşur. Ama hiçbiri Rus dili veya Rus tarihi uzmanı değildir. Bu dünyaya hükmetmedir işte. Bunu değiştirmek isteyen insanı da takip etmezler. Böyle bir tane adam çıktı: Mustafa Kemal Atatürk! Sınırlarını aşan bir çılgın görüşü vardır. “Gözlenen değil, gözleyen bir millet olalım” teorisi çok açıktır. Tahılla geçinen 15 milyonluk bir ülkede Dil, Tarih, Edebiyat fakülteleri kurmuş; bursla yurtdışına talebe yollamıştır. Buna herkes israf der. Bu politika anlaşılamamıştır mesela. Bu konuda Türk milleti son derece realisttir. “Gereği kadar öğreneceksin, bileceksin, işe yaramayan şeye yatırım olmaz” der.
Alev Alatlı'nın bu romanında, burada bahsettiğim isimleri göreceksiniz. Bunlarla dünyaya bakacaksınız. Yeni yeni, burjuvaziden değil, Anadolu’dan çıkan çocuklar Rusya'ya gidiyor, Rusya tarihi üzerine araştırma, doktora yapıyor. Bunlar çok önemlidir. Bunlar yapıldıktan sonra tefekkûr değişir. Yoksa kendi içinde oturan bir toplumun çok şeyleri anlaması , dünyada neler olup bittiğini anlaması mümkün değildir. Yani, çok okumalı, çok bilmeli, çok yazmalıyız.
ALEV ALATLI: Bizden gerçekten çok farklılar. Rusya'yı öğrenirken beni en çok şaşırtan bir bulgu da Rus masonları oldu. Meğer, Rusya'yı Rusya yapan masonlar!

İLBER ORTAYLI: Aklıma gelmişken, department store'ları, büyük alışveriş merkezlerini Amerikalılar değil, Ruslar buldu. Sonra Lunapark... Komünist Sovyetler Birliği Maarif ve Kültür Komiseri Anatoly Lunaçarski'nin icadıdır. Partiye para kazandırmak için kapitalist dünyasının en büyük eğlencesini yarattı. Mesela Bugdanoviç var, anarşizme yakın bir komünist. Batı'da, Türkiye'de olsa bunlar acayip, iğrenç adamlar olurdu. Halbuki bu adamın çok büyük bir icadı var dünyaya; Kan gruplarını tasnif etti. Oradan kan nakli işini kolaylaştırdı. Batıda olsa Nobel falan alacak ama umurunda değil. Bunlar kabından taşmış önemli insanlar. Bir de Rusya devlet adamı deposudur; daima birini çıkartırlar. Sev sevme Putin de iyi bir devlet adamıdır.
ALEV ALATLI: Dahası, Putin’in de neredeyse Petro’dan bu yana süren devlet geleneğine sadık kaldığını görüyoruz. Öte yandan, çok ciddi , hatta ağır basan bir batıni, içrek, yönleri var ki, bu da çok ilginç. Batıni gelenek, hem köylüler, hem soylu Rus entelijansiyası için geçerli. Ancak, entelijensiya, Tanrı inancı ile Rus Ortodoks kilisesi gibi etli canlı bir İsa'nın yukarıda Tanrı’nın yanında oturduğunu iddia eden bir sistemin arasında sıkışmış. Yetmezmiş gibi, ateizm de bastırıyor. 1700'lerin başından itibaren insanlar bu kutupları uzlaştırmaya çabalamışlar. Tanrı’nın varlığına inanan Masonların kiliseden çıkıp, localara girmeleri de bu yüzden. Aralarında Radiçev, Nobikov gibi birinci sınıf beyinler görüyorsunuz. Kendi entellektüel kıstaslarına uygun düşecek bir inanç sisteminin peşine düşüyor, mason localarında tartışıyorlar. Zaman içinde mason olmayan asil kalmıyor desek yeridir. Öyle ki, masonların marşı İmparatorluk marşı haline geliyor, 1917'ye kadar bu böyle devam ediyor.

Şöyle düşünün, bir yandan o kadar batınîsiniz ve bir yandan da (özellikle 1850'den sonra) batıdan çok sıkı bir aydınlanma, bilim geliyor. Derin okuduğunuz zaman, şiirlerde falan, Rus aydınlarındaki o acıyı görüyorsunuz. “Pravda! Pravda!” diye çırpındıkları, “Hakikat! Hakikat!” bireyler olarak, ilimle bilimi kendi ruhlarında meczetme çabaları. Gerçekten çok zor, hatta trajik bir gayret. Bir dünya düşünün ki, güçlünün zayıfı yemesi doğal, “bilimsel,” öte yandan siz bütün mevcudiyetinizle dünyanın herkese ait olduğuna, yoksulun, zayıfın da kollanması gerektiğine inanıyorsunuz. Çok ilginçtir mesela, Rus mujikleri ne çarlar, ne bolşevikler zamanında, toprağın yeniden bölünmesine falan aldırmamışlar. “Toprak Allah’ın toprağı, istersen öyle, istersen böyle kes, nasılsa Allah’a ait” diyen bir dünya görüşünüz varken, üstüne “bilim” geliyor. İki cami arasında bînamaz kalmış insanlar. Bu arada kalmışlıkla, 1800'lerin ortalarında 2500 aydın intihar etmiş. 1870'de “cinnet yazı” diye adlandırdıkları bir dönem var. Alkolik olan Mussorgski, ağır depresyonlar geçiren Tolstoy gibi yüzlerce birinci sınıf aydın var. Tolstoy 81 yaşında ölüyor. 90 tane eseri var; daktilo bile yok, kalemle yazıyor. Meseleleri, yazarak hakikate, doğruya gitmek, sonunda pravdaya gitmek. İlginç bir anım var. “Pravda”yı hep gerçek diye çeviriyordum, hayır dediler. Pravda hem hak, hem adalet, hem doğru anlamındadır. Birden aydım: gerçek değil, “hakikat” kelimesini düşünmeliyim! “Nizam-ı alem”i tanımlamak istiyorlar, ama bu öyle bir nizam-ı alem ki, bilimsel verileri de reddetmeyecek.
Böyle bir ruh yapısından, dönemden sonra Bolşevik Devrimi!
Türkiye'nin sol tecrübesi çok “bilimsel” oldu; Marks, artıdeğer vs. Hep merak ettim, Rusya'da ciddi derin bir cehalet var. Yıl 1917, halkın okuma yazma oranı çok çok düşük. Öte yandan çok ama çok parlak bir ekip var. Peki, bu ikisi nasıl bir araya geldi de müthiş bir ayaklanmayı başarabildi? Meğer, Bolşevik Devriminin bir adı da “batınî devrim.” Bolşevik Devriminin hemen tamamen din üzerine kurulmuş bir devrim olduğu anlatılıyor! Öyle bir punduna getirmişler ki, Hz. İsa, Hz. İsa diye giderken, son anda birden Hz. İsa gidiyor, yerine Lenin geliyor. Bu, benim için çok şaşırtıcı oldu. 20-30 milyon kişi ölüyor ve bir kişi kalkıp da “sen ne yapıyorsun” demiyorsa, nedini İsa-Lenin özdeşleşmesi. Lenin'i anlamak için çok uğraştım. Çok ketum bir adam, Putin gibi. Yakında Putin'e III. Lenin derlerse hiç şaşmayalım. Lenin okurken bir yerde, “Biz Marks'ı birazcık okuduk” cümlesini buldum ve “bizim pirimiz” gibi bir ibare! “Pirimiz Rûmidir” diyor! Bir de cümle vermiş. Bir yerden tanıdığım cümle. Ara tara, Mesnevi'nin dördüncü cildinde buldum: “Yapmak, yıkmak demektir” diyor. “Toprağı bellemezsen gül yetişmez” mealinde dizeler. Bir şeyi inşa etmek için, başka bir şeyin mutlaka yıkılması gerektiği anlatılıyor. Köktenci bir yaklaşım; tadilat değil, reform değil, ıslahat değil, resmen “devirerek devrim” şeklinde.
Düşünce tarihinde hiçbir fikir hüdai-nabit değil, tesadüfi hiç değil. Bakıyorsunuz, Lenin ve Mevlana'nın doğum yerlerinin arası 100 km. kadar. Bir bölgenin kültürü, dünya görüşü, anlayışı var. Sonra Mevlana'nın izini sürdüğünüzde, Konya'yı görüyorsunuz. Zamanın Konya'sı Eflatun'la yatıp kalkıyor. Konya'nın büyük camiinde Eflatun'un mezarının olduğu söyleniyor.

Söylemeye çalıştığım, Ruslarla hiç dillendirilmemiş ortak bir geçmişimiz var. Sosyolojik ve duygusal olarak içiçe geçmiş bir tarih. Topu topu 25 sene savaştık, onlar da abartıldığı kadar önemli savaşlar değillerdi. Bize çok benzeyen tarafları var demiştim. Bu benzerlikte en çok önemsediğim yön, Batılılaşma kamçısını hep üstlerinde hissetmiş olmaları. Dayak yiye yiye, dövüle dövüle “batılılaşıyorsunuz.” Katerina döneminde mesela Voltaire, St. Petersburg'da oturuyor, doğrudan danışmanlık yapıyor. Sorumsuz, hafifmeşrep bir adam Voltaire. Rusların, hatta bizim anladığımız anlamda ilahi etiğe dönük kaygıları yok. Katerina'dan sonra bu tip adamların Rusya'ya girmeleri, gündemi tayin etmeleri sonucu, halk, entelijansiyadan kopuyor. 1870'lere kadar, halk kendi içinde, entelijansiya kendi içinde yaşıyor ve aralarındaki mesafe giderek açılıyor; kültürel bağlamdaki mesafe. Bu defa da, zaman “Narodniki”, “halk” hareketi başlıyor. Soylular köylere gidip, Çar'a karşı çıkmak üzere bilinçlendirme faaliyetleri yapıyorlar. Ve tabii “becerilemeyen” bir durum ortaya çıkıyor. Bir süre sonra Rus entelijansiyası gördükleri köylülerin “kusurlu ürünler” olduğuna, Rus milletini bir tasavvur olarak abarttıklarına karar veriyorlar. Halk narodnikinin peşinden gitmiyor. Bolşeviklerin güç uygulama kararlarının nedeni bu isteksizlik. Onlarda milleti zorla yola getirmeye çalışıyorlar. Bunu çok da yanlış bir zamanda yapıyorlar, çünkü 1911'ler, Rusya’da bir takım ciddi reformlara girişildiği ve sonuç alınmaya başlandığı bir zaman. Bolşevikleri aslında reformların başarısı da korkutuyor. Baltalamak için ellerinden geleni yapıyorlar, çünkü “tek yol devrim.” Milyonlarca insan ölüyor; mujikleri belli bir şekle sokabilmek için bilerek kıtlık yaratıyorlar. Yıkmadan yapmak olmaz anlayışı yayılınca, halk da “ne yapalım, madem, peki” tavrına giriyor.

1985'lerden itibaren Rus aydınlarının iki cepheye ayrıldığı görülüyor. Biri, mektepliler – bunlar şimdi artık hemen hepsi liberal olan “solcular” gibi. Tam bir dönüş yaşandı ve devam ediyor. IMF, liberalizme dönüş reformlarını gerçekleştirmek üzere devreye giriyor. Sonuçta, “nomenklatura özelleştirmesi” denilen bir süreç yaşanıyor ve Rusya 13 oligark tarafından paylaşılıyor. Bu oligarkların % 70'i de Yahudi. İlginç olan tarafı 1917 ihtilalinin de en tepe noktasındakilerin % 80'inin de Yahudi olmuş olmaları. Ekonomi halen bütünüyle kontrolleri altında. Geriye çekilip bu nasıl oldu diye baktığımızda,bu “mektepliler”in, Rus egemen sınıflarının çocukları, yakınları olduğunu ve burslarla yurtdışı eğitime gitme gibi imkanlardan yararlanmış olduklarını görüyoruz. ABD'de ve Avrupa'daki eğitim sürecinde liberalizme, kapitalizme kayıyorlar. Rusya'ya dönünce de yurtdışından gelmiş IMF, Dünya Bankası gibi kurumlardan gelenlerle ahbaplıkları devam ediyor. Yabancı dostlarına kendilerini ülkelerinde baskı altında tutulan, fakat yaşayabilmeyi hernasılsa becermiş insanlar olarak takdim ediyor, onlarla işbirliği yapıyorlar. Bugün Türkiye'de de benzer durum var. Tüm muhafazakar görünümüne rağmen bugünkü hükümet dahi yabancı iltifatından sevindirik olur.

1985'den sonra bizdeki gibi Rusya’da da giderek artan ölçüde yabancı mallar, yabancı müzik hayranlığı, yabancılarla ilişki kurma özentisi var. IMF Rusya'ya gelip müthiş şok tedavisiyle ülkenin içine dalınca, inanılmaz yanlışlar yapmış. Adeta bir rezaletler zinciri. Örneğin, 1991'de Rusya'nın tedavüldeki bütün rubleleri vagonlarla yurtdışına çıkarılıp, bununla dolar alınıyor. Orta sınıfın zaten küçük olan bütün tasarruflarını, bir gecede silip süpürüyorlar. Bu, Kolombiya, Sicilya mafyasının ülkenin içindeki ekiplerle yaptıkları bir operasyon. Hiperenflasyonu durdurmak için yaptıklarını söylüyorlar, tabii ki durdurulamıyor, enflasyon % 1350'ye fırlıyor. Rusya'nın içindeki adamlarla, dışarıdaki kollarının dönüp gelip 3 kuruş-5 paraya birlikte Rusya'yı parsellediklerini görüyoruz. Bugün gelinen noktada, Abromoviç mesela, Kamçatka Valisi iken gidip 3,5 milyar dolara İngiltere'de bir spor klubü alabiliyor.

29 Kasım 2011 Salı

İlber Ortaylı ile anım

Burada İlber ORTAYLI'yı uzun uzadıya anlatacak değilim. Onu herkes çok iyi tanıyor. Benim ki biraz kişisel.

17 Aralık günü İstanbul'daki işlerimiz nedeniyle hanımla atladık İstanbul'daki kardeşinin yanına gittik. Uzatmayayım, ertesi gün işlerimizi ikindi vakti Mecidiyeköy'de bitirdik. Önce Meclis'te sonra medyadaki hararetli tartışmalar nedeniyle  haberdar olduğum  "VEFATININ 150. YILINDA  SULTAN ABDÜLMECİD VE DÖNEMİ ULUSLARARASI SEMPOZYUMU" aklıma geldi. Dolmabahçe'ye çok yakındık. İlber Hoca'yı dünya gözüyle görüp dünya kulağıyla da dinlemek üzere(Kapanış oturumuna katılacağını tahmin ediyordum.) kayınbirader ile hanımı ikna edip(malum Beşiktaş'da trafik çok yoğun) Dolmabahçe Sarayı'ndaki sempozyuma götürdüm. Aracımızı biraz uzak bir yere park edip sahil yolundan epey yürüyerek Dolmabahçe Sarayı'na geldik.

İçeriye girdik, devam eden otuma sessizce katıldık. Dolmabahçe Sarayı'nın içini ilk kez görmüştüm, manzarasıya harukulade bir saray yavrusu. Bu nedenle ilk şaşkınlığımı Saray'a karşı yaşadım. Harika bir Bogaziçi manzarası. Atatürk'ün ve Sultan'ın vaktini geçirdiği yerdeydik. Tüylerim diken diken oldu desem yeridir. Sonraki şaşkınlığım katılımcıların azlığına oldu. Bana göre Türkiye'deki bütün tarihçilerin buraya akması gerekirdi. Son oturuma kadar tıklım tıklım sarayın salonunu doldurmalıydılar. Ki Payitaht insan kalabalığından iğne atsan yere düşmeyecek bir yer!

Oturumdaki konuşmacılar genel anlamda medyada çıkan haberlere karşı tepkiliydiler. Sultan Abdülmecid'in yaptıklarını tek tek sayıyorlar, kendisini ve babası II. Mahmut'u Cumhuriyet'le sonlanan yolun mimarları olarak zikrediyorlardı. Koskaca İmparatorluk sarsılıyor, Sultan Abdülmecid'de çaraleri radikal kararlar alarak bulmaya çalışıyordu. Şunu söyleyebilirim ki, Türkiye'de bu sempozyum zihinlerdeki kalıpları yıkmıştır. Her bina temelleri üstünde duruyor. Temel üzerine araştırmalar yapmamak, incelememek ve yok saymak çıkacağımız katların sıhhati için iyi değildir.

Evet, İlber Ortaylı'da verilen aradan sonra IV.oturuma  dinleyici( protokol sırasında) olarak katıldı. İlber Hoca'nın dinleyiciler arasında olması konuşmacılar açısından da çok farklı oluyor. Genç olanlar heyacanlanıyor, donanımlı olanlarda  cümle aralarında İlber hoca'nın yaptığı çalışmalara gönderme yapıyorlar. "evet İlber ORTAYLI'nın da belirttiği, yazdığı gibi" vs. (Buradan ne kadar önemli bir adam olduğunu anlıyorsunuz.)

IV. oturumdaki bir konuşmacının sunumunda  "nepotizm" konusu geçti. Çeşitli Osmanlı valiliklerinde olan adam kayırmanın önüne geçilmesi için yapılan çalışmaları belirtti. Bu nokta da aklıma(geçmişte yaşadığım tecrübelerimi de göz önüne alarak) güzel bir soru geldi. Soru metni üzerinde oturum bitene kadar çalıştım, oturum bitince de oturum başkanı soruları almak istiğini söyledi. Elimi kaldırdım. Tam bu esna da İlber ORTAYLI protokol sırasından "Soruları almayalım, vakit dar kapanışa geçelim " dedi. Hem ben hem oturum başkanı dona kaldık. O sözünden sonra oturum kapandı tabi. Ben neyse de, oturum başkanına saygısızlık etti ve tavırlarıyla da bunu hiç de saygısızlık olarak görmediği anlaşılıyordu.

Kapanış oturumunda Taha Akyol, İlber Ortaylı ve iki iyi akademisyen konuştular. Allah var, İlber Hoca iyi biliyor ve çok iyi anlatıyor. Anlatırken gözlerini salonun her noktasına gezdiriyor. Tarihe hakim, sözleri ağzından tane tane ve  inci gibi çıkıyor. Dinleyiciler olarak bizler ağzından çıkacak kelimeleri cankulağıyla dinledik.Konuşmsına da "Bana dünyada sıkıcı beş adam göster deseler bizim gençlik zamanımızdaki beş Tanzimat tarihçisini gösterirdim. Sonra gel gör ki bütün akademik çalışmalarım, doktora tezim tanzimat üzerine oldu" diyerek salonu kahkaya boğdu. Kapanışı da güzel bir konuşmayla Taha AKYOL yaptı.

Evet, kapanış oturumu bitti. Kürsüden aşağıya inince hanıma dedim ki "Fırsat bu fırsat hatıra olsun diye bir fotograf çektirelim" dedim. Hanım da sevdi İlber Hoca'yı benim vasıtamla. Aynı karade olmak güzel olacaktı yani. Derdim Face'de bunu paylaşmak kesinlikle değildi. Kitaplarını büyük bir zekle okuduğum adamla aynı karede olmanın verdiği bir kıvanç, mutluluk işte. Kitaplarında anlattıklarıy Batı karşısında kompleksimi kıran bir kaç kişiden birisidir ayrıca

İlber Hoca'nın  yanıbaşındaki genç asistanı ona birşeyler anlatıyordu. Hanım yanına yaklaştı, "Beraber bir fotograf çektirebilir miyiz" dedi. Saf saf bakıyordu hanıma. Sonra ben araya girdim, tekrarladım aynı soruyu. Biraz daha baktı, baktı. Arkasını döndü ve  kürsüden inen diğer insanlarla konuşmaya başladı.

Hanımla birbirimize öylece bakabaldık. Böyle bir tepkisizliğini hiç beklemiyorduk. Kayınbiraderim "Sizi duymamıştır." dedi.  Kendine birşeyler anlatılan insan eğer duymadıysa "Efennim; duymuyorum daha yüksek sesle konuşun" demez mi? Ben de timing hatamıza dem durdum. Kürsüden iner inmez protokol kapısından gidiverir diye acele ettik.(Öyle bir kapı yokmuş, hepimiz aynı kapıdan bahçeye çıktık.)

Hanım, "Tekrar rica edelim." dedi. Kırılmıştım, "Boş ver" dedim. Arkasından yürümeye başladık. Sarayın bahçeye açılan büyük kapısında  birileri İlber Hoca'yı kıstırdı veya kulakları duydu. Bilmiyorum, onu Allah biliyor. Onlarla beraber fotograf makinesine poz verdi. İyice kırıldım, o zaman.

En dış kapıya kadar arkasından usul usul yürüdük. Konferans esnasında muhabbet kurduğumuz bir zatla  da(anladığım kadarıyla koyu Cumhuriyetçiydi) bahçede ilerlerken yuvarlak havuzun başında denk geldik. İlber Hoca'nın duyacağı şekilde Bebeler" dedi bize dönerek "İdare-i maslahatçılar esaslı devrim yapamazlar”  Kendince İlber Hoca'ya laf attı. Biraz gülüştük kendi aramızda. İlber Hoca belki duydu belki duymadı ;-) Orasını yine bilemiyorum. İlber Hoca dış kapıda kendisini bekleyen şöförünün arabasına binip trafikte kayboldu.

Biz de dönüşte söylene söylene Beşiktaş Sahil Yolu'ndaki insanların arasında daldık.
İşte böyle benim İlber Ortaylı ile anım. Okursa kulakları çınlasın.