"İnsanın değeri aradığı şeyin değeri kadardır."
MEVLANA

23 Nisan 2016 Cumartesi

Bir Ölüm - Stephen King

aşağıda okuyacağınız(eğer okumak isterseniz) bir ölüm adlı hikaye stephen king'e ait. bu hikaye sanırım bir dergi için yazılmış, türkçe olarak basılmadı diye biliyorum.






bir ölüm[*] [**]

jim trusdale’in, babasının gözden düşen çiftliğinin batısında bir barakası vardı. şerif barclay ile ona vekalet eden yarım düzine kasabalı onu bulduğunda oradaydı. soğuk ocağın yanındaki sandalyede oturuyor, kirli bir ağıl montu giyiyor ve gaz lambasının ışığında black hills pioneer gazetesi’nin eski bir sayısını okuyordu. en azından bakıyordu.

şerif barclay kapıda durmuş, neredeyse eşiğin tamamını kapatıyordu. elinde kendi gaz lambasını tutuyordu. “dışarı çık jim, ve ellerin de havada olsun. silahımı çekmedim ve çekmek de istemiyorum.”

trusdale dışarı çıktı. havaya kaldırdığı ellerinden birinde hala gazeteyi tutuyordu. durup duygusuz gri gözleriyle şerife baktı. şerif bakışlarına karşılık verdi; dördü at sırtında, ikisiyse yanlarında solgun sarı harflerle “hines cenaze evi” yazılmış eski bir at arabasında oturan diğer adamlar da öyle…

“bakıyorum da neden burada olduğumuzu sormuyorsun,” dedi şerif barclay.

“neden buradasın şerif?”

“şapkan nerede jim?”

trusdale gazete tutmayan eliyle kafasını yokladı, ama kahverengi kovboy şapkası orada değildi.

“içeride, değil mi?” diye sordu şerif. soğuk bir esinti atların yelelerini havalandırdı ve çimenleri yatırarak güneye doğru esti.

“hayır,” dedi trusdale. “sanmıyorum.”

“o zaman nerede?”

“kaybetmiş olabilirim.”

“arabaya geçmen gerekiyor,” dedi şerif.

“cenaze arabasında gitmek istemiyorum,” dedi trusdale. “kötü şans getirir.”

“her yerin kötü şansa bulanmış,” dedi adamlardan biri. “boğazına kadar kötü şansa batmışsın. içeri gir.”

trusdale at arabasının arkasına geçip içine tırmandı. rüzgar daha güçlü bir şekilde tekrar esti, montunun yakalarını havaya kaldırdı.

at arabasında oturan iki adam aşağı inip arabanın iki yanında durdu. biri silahını çekti, diğeri durdu. trusdale onları sima olarak tanıyordu; ama isimlerini bilmiyordu. kasabadanlardı. şerif ve diğer dört adam barakasına girdiler. içlerinden biri hines’dı, yani cenazeci. içeride bir süre kaldılar. ocağı açıp külleri bile eşelediler. sonunda dışarı çıktılar.

“şapka yok,” dedi şerif barclay. “olsaydı görürdük. bayağı büyük bir şapka. söylemek istediğin bir şey var mı?”

“kaybetmiş olmam çok kötü. aklı hala yerindeyken babam vermişti onu bana.”

“nerede o zaman?”

“söyledim ya, kaybetmiş olmalıyım… ya da çalınmış. öyle olabilir. yatmak üzereydim.”

“yatmayı unut. öğleden sonra kasabadaydın, değil mi?”

“tabi ki öyleydi,” dedi adamlardan biri, atına tekrar binerken. “onu gördüm. şapkasını da takmıştı.”

“kapa çeneni dave,” dedi şerif barclay. “kasabada mıydın jim?”

“evet efendim, öyle,” dedi trusdale.

“chuck-a-luck’ta mıydın?”

“evet efendim, oradaydım. buradan oraya yürüdüm, iki kadeh içtim, sonra da geri yürüdüm. sanırım chuck-a-luck’ta kaybettim şapkamı.”

“hikayen bu mu?”

trusdale bakışlarını karanlık kasım göğüne kaldırdı. “elimdeki tek hikaye.”

“bana bak evlat.”

trusdale ona baktı.

“hikayen bu mu?”

“söyledim ya, sahip olduğum tek hikaye bu,” dedi trusdale ona bakarak.

şerif barclay içini çekti. “pekala, hadi kasabaya gidelim.”

“neden?”

“çünkü tutuklusun.”

“kahrolası kafasının içinde beyin yok ki,” diye belirtti adamlardan biri. “babası bile yanında zeki kalıyor.”

kasabaya gittiler. yol altı kilometreydi. trusdale cenaze arabasının arkasındaydı, soğuktan tir tir titriyordu. “parasını çaldın da, tecavüz de mi ettin it herif?” diye sordu dizginleri tutan adam, arkasına dönmeden.

“neden bahsettiğini bilmiyorum,” dedi trusdale.

yolculuğun geri kalanı rüzgarın uğultusu hariç sessiz geçti. kasabada insanlar sokakta sıralanmıştı. başta sessizdiler. sonra kahverengi şal kuşanmış yaşlı bir kadın cenaze arabasının arkasından ağır aksak topallayarak koşup trusdale’e tükürdü. iskaladı ama küçük bir alkış dalgası oldu.

hapishanede şerif barclay trusdale’in at arabasından inmesine yardım etti. rüzgar güçlüydü ve kar kokuyordu. çalı topları main street’ten su kulesine doğru sürükleniyor, tahta bir çitin arkasında birikip titreşiyorlardı.

“asın şu bebek katilini!” diye bağırdı bir adam, bir başkası taş fırlattı. taş trusdale’in kafasının yanından geçti, kaldırımda yuvarlandı.

şerif barclay arkasına döndü, gaz lambasını yukarı kaldırdı ve binanın önünde toplanmış olan kalabalığı gözleriyle taradı. “kesin şunu,” dedi. “aptalca davranmayın. durum kontrol altında.”

şerif, trusdale’i pazısından tutarak önce ofisinden geçirdi, sonra da hapisaneye soktu. iki hücre vardı. barclay trusdale’i soldakine yönlendirdi. içeride bir ranza, bir sıra ve bir de kova vardı. trusdale sıraya oturmaya yeltenince barclay, “hayır. ayakta dur,” dedi.

şerif etrafına baktı ve kapı eşiğinde birikmiş kalabalığı gördü. “hepiniz dışarı çıkın,” dedi.

“otis,” dedi dave adındaki, “ya sana saldırırsa?”

“o zaman onu zapt ederim. görevinizi yaptığınız için teşekkür ederim ama şimdi uzamanız gerekiyor.”

gittikleri zaman “montunu çıkar ve bana ver,” dedi barclay.

trusdale montunu çıkardı ve titremeye başladı. altında bir atletle dokusu neredeyse tamamen silinecek kadar çok kullanılmış ve bir dizi yırtılmak üzere olan, fitilli bir kadife pantolondan başka bir şey yoktu. şerif barclay montun ceplerini araştırdı ve r.w. sears saat firması kataloğunun bir sayfasına sarılmış bir tutam tütün ile pesoyla ikramiye veren eski bir piyango bileti buldu. ayrıca bir tane de siyah misket vardı.

“o benim şanslı misketim,” dedi trusdale. “çocukluğumdan beri var.”

“pantolonunun ceplerini boşalt.”

trusdale ceplerini dışarı çıkardı. bir meteliği, üç tane nikeli (beş sent) ve nevada’daki gümüşe hücumla ilgili meksika piyangosu bileti kadar eski görünen, katlanmış bir gazete kupürü vardı.

“botlarını çıkar.”

trusdale botlarını çıkardı. barclay içlerini kontrol etti. birinin içinde on sentlik madeni para büyüklüğünde bir delik vardı.

“şimdi de çoraplarını.”

barclay içlerini dışarı çevirdi ve onları bir kenara attı.

“pantolonunu indir.”

“yapmak istemiyorum.”

“ben de oradaki şeyi görmeye meraklı değilim, ama sen gene de indir.”

trusdale pantolonunu indirdi. iç çamaşırı giymiyordu.

“arkanı dön ve kıçını iki yana aç.”

trusdale döndü, kalçalarını tuttu ve iki yana doğru açtı. şerif barclay yüzünü buruşturdu, iç çekti ve parmağını trusdale’in anüsüne soktu. trusdale inledi. barclay parmağını çıkardı, çıkan hafif pop sesiyle tekrar yüzünü buruşturdu ve parmağını trusdale’in atletine sildi.

“nerede o jim?”

“şapkam mı?”

“sence kıçından içeri şapkana mı baktım? ocağındaki küllerin arasında? akıllılık mı yapmaya çalışıyorsun?”

trusdale pantolonunu çekip düğmesini ilikledi. sonra da çıplak ayaklarla, titreyerek ayakta dikilmeye başladı. bir saat önce evinde gazetesini okuyor, ocağın ateşini yakmayı düşünüyordu ama şimdi bu çok uzun zaman önceymiş gibi geliyordu.

“şapkan benim ofisimde.”

“öyleyse neden bana onun nerede olduğunu sordun?”

“ne diyeceğini duymak için. şapkanın icabına bakıldı. asıl bilmek istediğim kızın gümüş dolarını nereye koyduğun. evinde, ceplerinde ya da kıçında değil. kendini suçlu hissedip onu bir kenara mı fırlattın?”

“gümüş dolar hakkında bir şey bilmiyorum. şapkamı geri alabilir miyim?”

“hayır. o bir kanıt. jim trusdale, seni rebecca cline cinayetinden tutukluyorum. bu konuda söylemek istediğin bir şey var mı?”

“evet efendim. rebecca cline’ın kim olduğunu bilmiyorum.”

şerif hücreden çıktı, kapıyı kapattı, duvardan bir anahtar aldı ve kapıyı kilitledi. kapı kapanırken menteşeleri gıcırdadı. hücre genellikle sarhoşlara ev sahipliği yapıyor ve nadiren kilitleniyordu. şerif ona baktı ve “senin için üzülüyorum jim. cehennem böyle bir şey yapan adamlar için yeterince sıcak değil,” dedi.

“nasıl bir şey?”

şerif cevap vermeden uzaklaştı.

trusdale bir müddet boyunca mother’s best’ten yemek yiyip, sıranın üstünde uyuyarak ve iki günde bir boşaltılan kovaya işeyip sıçarak o hücrede kaldı. babası onu görmeye gelmedi; çünkü seksenlerinde keçileri kaçırmıştı ve artık biri sioux, diğeriyse cheyenne olan iki kızılderili kadın tarafından bakıyordu. bazen ıssız barakanın sundurmasında durur ve ahenkli ilahiler söylerlerdi. ağabeyi nevada’da gümüş avındaydı.

bazen çocuklar hücresinin dışındaki ara sokağa gelip tekerlemeler söylüyorlardı. “cellat, cellat, kafasını kes at.” bazen de adamlar geliyor ve onu mahrem bölgelerini kesmekle tehdit ediyorlardı. bir keresinde, rebecca cline’ın annesi geldi ve eğer izin verilseydi onu kendi elleriyle asacağını söyledi. “bebeğime nasıl kıydın?” diye sordu, parmaklıklı pencerenin ardından. “sadece 10 yaşındaydı ve o gün doğum günüydü.”

“bayan,” dedi trusdale, kadının yüzünü doğru dürüst görebilmek için sıranın üzerine çıkmıştı. “ne sizin bebeğinizi ne başkasını öldürdüm.”

“pis yalancı,” dedi kadın ve uzaklaştı.

çocuğun cenazesine kasabadaki hemen hemen herkes katıldı. kızılderililer de oradaydı. hatta chuck-a-luck’ta işlerini yürüten iki fahişe bile… trusdale hücrenin köşedeki kovanın üzerine çömelmiş, işini görürken uzaktan gelen ilahileri duyuyordu.

şerif barclay, fort pierre’e telgraf yolladı ve bir hafta kadar sonra gezgin bir yargıç geldi. yeni atanmıştı ve bu iş için çok gençti. sarı saçları vahşi bill hickok gibi sırtına kadar uzanan bir züppe… adı roger mizell’di. küçük, yuvarlak gözlükleri vardı ve parmağında bir evlilik yüzüğü olmasına rağmen hem chuck-a-luck’ta hem de mother’s best’te gözü dışarıda bir adam olduğunu kanıtlamıştı.

kasabada trusdale’i savunacak bir avukat yoktu. mizell de ticaret binasının, hanın ve good rest hotel’in sahibi george andrews’u çağırdı. andrew kıtanın doğusundaki bir ticaret okulunda iki yıl yüksek eğitim almıştı. trusdale’in avukatlığını ancak bay ve bayan cline kabul ederse yapacağını söyledi.

“o zaman gidip onlarla görüş,” dedi mizell. o esnada berber dükkanındaydı, sandalyede geriye yaslanmış, sakallarını kestiriyordu. “fazla vakit kaybetmemeye bak.”

“eh,” dedi bay cline, andrews durumu açıkladığında. “bir sorum olacak. onu savunacak birini bulamadıkları takdirde adamı yine de asabilirler mi?”

“bu amerikan adaleti olmazdı,” dedi andrews, “ve henüz birleşik devletlere dahil olmasak da yakında olacağız.”

“bu işten sıyrılabilir mi?” diye sordu bayan cline.

“hayır hanımefendi,” dedi andrews. “yapabileceğini sanmıyorum.”

“o halde görevinizi yapın ve tanrı sizi kutsasın,” dedi bayan cline.

dava bir kasım sabahı başladı ve öğleden sonrasına dek sürdü. belediye binasında yapıldı ve o gün gelinlik dantellerini kadar ince bir kar yağışı vardı. arduvaz-gri bulutlar kasabanın üzerinde gezinerek daha güçlü bir fırtınanın yaklaşmakta olduğunu haber veriyorlardı. davayla ilgili belgeleri inceleyip konuya iyice hâkim olan roger mizell, yargıçlığın yanı sıra savcılık görevini de üstlendi.

“tıpkı kendinden borç alıp gene kendine ödeyen bir banker gibi,” jürilerden birinin mother’s best’teki yemek arasında böyle dediği duyuldu ve her ne kadar kimse bu görüşe karşı çıkmasa da, kimse kötü bir fikir olduğunu söylemedi. bir şekilde idare ediyordu sonuçta.

savcı mizell yarım düzine görgü tanıdığı çağırdı ve yargıç mizell onun sorularına hiç itiraz etmedi. ilk önce bay cline ifadesini verdi ve en son şerif barclay geldi. ortaya çıkan hikaye basitti. rebecca cline’ın öldürüldüğü gün pastalı ve dondurmalı bir doğum günü partisi vardı. rebecca’nın birkaç arkadaşı gelmişti. öğlen iki sularında, küçük kızlar müzikli sandalyeler ve eşeğin kuyruğunu takma gibi oyunlar oynarken, jim trusdale chuck-a-luck’a girip bir kadeh viski sipariş etti. kovboy şapkası kafasındaydı. içkiyi yavaş yavaş içti ve bitince yenisini söyledi.

şapkasını çıkarmış mıydı? belki de kapıdaki askılardan birine asmıştı? kimse hatırlayamıyordu.

“onu daha önce hiç şapkasız görmedim,” dedi barmen dale gerard. “şapka onun bir uzvu gibiydi. eğer çıkardıysa muhtemelen tezgaha, hemen yanına koymuştur. ikinci kadehini de içti ve sonra kendi yoluna gitti.”

“oradan ayrılırken şapka barın üzerinde miydi?” diye sordu mizell.

“hayır efendim.”

“dükkanı kapattığınız sırada kapıdaki askıda mıydı peki?”

“hayır efendim.”

rebecca cline o gün saat 3 sularında main street’teki eczaneye gitmek için kasabanın güney ucundaki evinden ayrıldı. annesi ona doğum günü hediyesi olan gümüş dolarıyla biraz şeker alabileceğini ama hemen yememesini, çünkü o gün için yeteri kadar tatlı yediğini söylemişti. saat 5 olup da hala geri gelmediğinde bay cline ve birkaç kişi onu aramaya başladı. onu barker’s alley’de, good rest ile sahnenin deposunun arasında buldular. boğulmuştu. gümüş doları gitmişti. adamlar ancak yas tutan babası onu kollarına aldığında trusdale’in geniş kenarlıklı şapkasını gördüler. kızın güzel elbisesinin eteğinin altında saklı kalmıştı.

jürinin öğle yemeği sırasında sahne deposunun yakınlarından, suç mahallinin doksan adım kadar uzağından gelen çekiç sesleri duyuldu. darağacının hazırlanışıydı bu. iş, adı oldukça manalı bir biçimde john house olan, kasabanın en iyi marangozu tarafından yapılıyordu. büyük bir kar fırtınası geliyordu ve fort pierre’e giden yol belki bir hafta, belki de bütün kış boyunca geçilemez olacaktı. trusdale’i bahara kadar cezaevinde tutmak gibi bir planları yoktu. bu hiç de tasarruflu olmazdı.

“bir darağacı yapmanın hiçbir zorluğu yok,” dedi house izlemeye gelen halka. “bir çocuk bile bunlardan bir tane yapabilir.”

hareket koluyla kontrol edilen bir kirişin tuzak kapısının arkasında yer aldığını ve herhangi bir son dakika aksaklığı olmaması için şaftın yağlı olacağını anlattı. “eğer böyle bir şey yapıyorsanız, ilk seferinde doğru yapmak istersiniz,” dedi house.

george andrews öğleden sonra trusdale’i sanık kürsüsüne çıkardı. bu olay salondakilerden ıslıkların yükselmesine, yargıç mizell’in de tokmağını vurarak eğer izleyiciler kendilerine hakim olmazlarsa salonu boşaltacağını söylemesine sebep oldu.

“söz konusu gün chuck-a-luck meyhanesine girdin mi?” diye sordu andrews, sükunet sağlandığında.

“herhalde,” dedi trusdale. “yoksa burada olamazdım.”

birkaç gülüşme duyuldu, mizell de gülümsemesine rağmen gene de tokmağını masaya vurdu ve ikinci bir uyarıda bulunmadı.

“iki kadeh içki siparişi verdin mi?”

“evet efendim, verdim. yalnızca iki kadehe yetecek param vardı.”

“ama sonra bir dolar daha edindin, değil mi seni it herif!” diye bağırdı abel hines.

mizell tokmağını önce hines’a, sonra da ön sıralarda oturan şerif barclay’e çevirdi. “şerif, şu adama dışarıya kadar eşlik et ve kanunsuz davranışından ötürü cezalandır lütfen.”

barclay, hines’a dışarıya kadar eşlik etti ama onu kanunsuz davranıştan cezalandırmadı. bunun yerine neden böyle bir şey yaptığını sordu.

“üzgünüm otis,” dedi hines. “orada sap gibi oturduğunu görünce dayanamadım.”

“sokağın aşağısına gidip john house’un yardıma ihtiyacı var mı diye bir bak,” dedi barclay. “bu karışıklık bitmeden de buraya geri gelme.”

“ihtiyacı olan bütün yardımı aldı ve çok kar yağıyor.”

“bir yere uçmazsın. git.”

bu sırada trusdale ifadesini vermeye devam etti. hayır, chuck-a-luck’ı terk ettiğinde şapkası başında değildi ama evine dönene kadar bunu fark etmemişti. o zaman da kasabaya kadar bütün yolu geri dönüp de onu aramak için çok yorgun olduğunu söyledi. hem hava da kararmıştı.

mizell araya girdi. “bu mahkemeden lanet şapkanın kafanda olduğunu fark etmeden atlı kilometre boyunca yürüdüğüne inanmasını mı bekliyorsun?”

“sanırım sürekli kafamda olduğu için orada olması gerektiğini düşündüm,” dedi trusdale. bu bir başka gülüşmenin ortaya çıkmasına sebep oldu.

barclay geri geldi ve dave fisher’ın yanına oturdu. “neye gülüyorlar?”

“gerzek herifin bir cellada falan ihtiyacı yok,” dedi fisher. “düğümü kendi elleriyle atıyor. bunun komik olmaması lazım; ama bayağı komik.”

“o ara sokakta rebecca cline’la karşılaştın mı?” diye sordu george andrews, yüksek sesle. bütün gözler üzerindeyken dramaya karşı daha önce hiç hissetmediği bir yatkınlığının olduğunu keşfetmişti sanki. “onunla karşılaşıp doğum günü dolarını çaldın mı?”

“hayır efendim,” dedi trusdale.

“onu öldürdün mü?”

“hayır efendim. onu tanımıyordum bile.”

bay cline koltuğundan kalkıp bağırdı. “onu sen öldürdün, seni yalancı orospu çocuğu!”

“yalan söylemiyorum,” dedi trusdale. şerif barclay o anda ona inandı.

“başka sorum yok,” dedi andrews, koltuğuna geri dönerken.

trusdale ayağa kalkmaya yeltendiyse de mizell ona oturmasını ve birkaç soruya daha cevap vermesini söyledi.

“birinin siz chuck-a-luck’ta içerken şapkanızı çaldığını, kafasına taktığını, o ara sokağa gittiğini,rebecca cline’ı öldürdüğünü ve şapkayı sizi töhmet altında bırakmak için orada bıraktığını iddia etmeye devam ediyor musunuz bay trusdale?”

trusdale sessiz kaldı.

“soruya cevap verin bay trusdale.”

“efendim, ‘töhmet altında bırakmanın’ ne demek olduğunu bilmiyorum.”

“bizden birinin bu iğrenç cinayeti senin üzerine attığına inanmamızı mı bekliyorsun?”

trusdale ellerini birbirine kenetleyip bir müddet düşündü. sonunda dedi ki, “belki de biri onu yanlışlıkla almış ve sonra da yere atmıştır.”

mizell gözlerini kahkhakara boğulan salonun üstünde gezdirdi. “buradabay trusdale’in şapkasını yanlışlıkla alan var mı?”

pencereleri döven kar tanelerinin dışında içeride çıt çıkmadı. kışın ilk büyük fırtınası gelmişti. bu kasaba ahalisinin kurt kışı dediği mevsimdi; çünkü kurtlar, çöp aramak için sürüler halinde black hills’ten kasabaya inerlerdi.

“başka sorum yok,” dedi mizell, “ve hava şartlarından dolayı davayı sonlandırıcı bir karar vereceğiz. jüri bir karar almak için çekilecek. üç seçeneğiniz var baylar: masum, adam öldürmeye teşebbüs ya da birinci derece cinayet suçlusu.”

“daha çok kız öldürme,” diye düzeltti birisi.

şerif barclay ve dave fisher, chuck-a-luck’a gitti. abel hines de omzundaki karları silkeleyerek onlara katıldı. dale gerard onlara müesseseden büyük birer bira servis etti.

“hayır, bir bardak su istemiyorum, ama isteyebileceğimden kuşkuluyum.”

“mizell’in başka sorusu kalmamış olabilir,” dedi barclay, “ama benim var. şapkayı boş ver. madem kızı trusdale öldürdü, nasıl oldu da gümüş doları bir türlü bulamadık?”

“çünkü korktu ve onu bir yere attı,” dedi hines.

“sanmıyorum. böyle bir şeyi akıl edebilmek için fazla aptal. eğer o dolar elinde olsaydı chuck-a-luck’a geri döner ve içerdi.”

“ne demeye getiriyorsun?” diye sordu dave. “sence o masum mu?”

“diyorum ki keşke o meteliği bulabilseydik.”

“belki cebindeki bir delikten düşmüştür.”

“ceplerinde hiç delik yoktu,” dedi barclay. “sadece botlarından birinde vardı ve o da içinden bir dolar geçecek kadar büyük değildi.” birasından biraz içti. main street’te uçuşan çalı topları karın içinde hayaletimsi beyinler gibi görünüyordu.

jürinin karara varması bir buçuk saat sürdü. “asılmasına ilk oylamada karar verdik,” dedi kelton fisher daha sonra, “ama adil görünmesini istedik.”

mizell, trusdale’e karar açıklanmadan önce söylemek istediği bir şey olup olmadığını sordu.

“aklıma bir şey gelmiyor,” dedi trusdale. “o kızı ben öldürmedim, tüm söyleyebileceğim bu.”

fırtına üç gün sürdü. john house, trusdale’in kaç kilo olduğunu düşündüğünü sordu barclay’e. o da adamın altmış kilo civarı olduğunu söyledi. house çuval bezinden bir kukla yapıp içini taşlarla doldurdu ve hanın tartısının ibresi altmışa gelene kadar da içine ağırlık eklemeye devam etti. sonra kasabanın yarısı karın altında orada durmuş izlerken kuklayı astı. düzenek sorunsuz çalışıyordu.

idamdan önceki gece hava açıldı. şerif barclay, trusdale’e akşam yemeği için istediği her şeyi yiyebileceğini söyledi. trusdale biftek ve yumurta istedi, yanında da et suyuna bulanmış, ev yapımı kızarmış patates. barclay yemeğin parasını kendi cebinden verdi, sonra da masasına oturup tırnaklarını temizlerken trusdale’in çatal bıçağının seramik tabakta çıkardığı sesleri dinledi. sesler kesildiğinde hücreye girdi. trusdale sırada oturuyordu. tabağı o kadar temizdi ki barclay adamın sosun kalanını bir köpek gibi diliyle temizlediğini düşündü. adam ağlıyordu.

“aklıma bir şey geldi,” dedi trusdale.

“nedir jim?”

“beni yarın sabah asacaklarsa mezarıma karnımda biftek ve yumurtayla gireceğim. sindirmek için hiç vakit olmayacak.”

kısa bir anlığına barclay hiçbir şey söylemedi. görüntü yüzünden değil ama trusdale’in bunu düşünmüş olmasından dolayı dehşete düşmüştü. sonra “burnunu sil,” dedi.

trusdale burnunu sildi.

“şimdi beni dinle jim, çünkü bu senin son şansın. öğleden sonra o bardaydın. o saatte çok insan yoktu. doğru mu?”

“sanırım evet.”

“o zaman şapkanı kim aldı? gözlerini kapat. geçmişi düşün. gözlerinin önünde canlandır.”

trusdale kendisine söylenileni yaptı. barclay bekledi. bir süre sonra trusdale ağlamaktan kıpkırmızı olmuş gözlerini açtı. “onu takıp takmadığımı bile hatırlayamıyorum.”

barclay içini çekti. “tabağını bana ver ve bıçağı da uzat lütfen.”

trusdale çatal bıçağı üzerine koyduğu tabağı parmaklıkların arasından uzattı ve bira içebilmeyi dilediğini söyledi. barclay bunu bir süre düşündü, ardından montuyla şapkasını giydi, chuck-a-luck’a kadar yürüdü ve dale gerard’dan küçük bir kova bira aldı. cenazeci hines bir kadeh şarabı yeni bitirmişti. barclay’le birlikte dışarı çıktı.

“yarın büyük gün,” dedi barclay. “10 yıldır burada bir idam gerçekleşmemişti ve şansımız varsa bir on yıl daha gerçekleşmez. o zamana kadar işi bırakmış olacağım. keşke şimdi bırakmış olsaydım.”

hines ona baktı. “kızı gerçekten de onun öldürdüğünü düşünmüyorsun.”

“eğer o yapmadıysa,” dedi barclay, “bunu yapan kişi hala etrafta dolaşıyor demektir.”

idam ertesi sabah saat 9’daydı. hava rüzgarlı ve oldukça soğuktu fakat kasaba halkının çoğu olayı izlemek için oradaydı. papaz ray rowles darağacının üzerinde, john house’un yanında duruyordu. her ikisi de mantolarına ve atkılarına rağmen titriyordu. papaz rowles’un elindeki incil’in sayfaları rüzgârla çırpınıp duruyordu. house’un kemerine sıkıştırılmış olan gösterişsiz, siyaha boyalı başlık da öyle…

barclay, elleri arkasında kelepçelenmiş olan trusdale’i idam sehpasına yönlendirdi. trusdale basamaklara gelene kadar iyiydi ama sonra karşı gelmeye ve ağlamaya başladı.

“yapmayın,” dedi. “lütfen bana bunu yapmayın. lütfen beni incitmeyin. lütfen beni öldürmeyin.”

küçük bir adama göre güçlüydü ve barclay, dave fisher’a gelip bir el atması için işaret etti. birlikte trusdale’i yaka paça kavradılar, itip kaktılar ve 12 ahşap basamağa zorla tırmandırdılar. bir ara öyle bir çırpındı ki; neredeyse üçü birden aşağı düşüyordu ve düşerlerse diye kollar onları tutmak için kalktı.

“kes şunu ve bir erkek gibi öl!” diye bağırdı biri.

platformun üzerindeki trusdale bir anlığına sessizleşti ama papaz rowes 51. ayeti okumaya başladığında çığlık atmaya başladı.“göğsünü mengeneye sıkıştırmış bir kadın gibi,” diyecekti daha sonra biri, chuck-a-luck’ta.

“yüce iyiliğinle bana merhamet et ey tanrım,” diye okudu rowles, hüküm giymiş adamın serbest kalmak için attığı çığlıkları bastırmak için sesini yükselterek. “çok yüce olan merhametinle günahlarımı bağışla.”

house’un siyah başlığı kemerinden çıkardığını gören trusdale bir köpek gibi solumaya başladı. kafasını iki yana sallayarak başlıktan kaçınmaya çalıştı. saçları uçuştu. house tıpkı oynak bir atı dizginlemeye çalışan bir adam gibi her hareketi sabırla takip etti.

“dağlara bakmama izin verin!” diye böğürdü trusdale. burun deliklerinden sümükler akıyordu. “dağlara bir kez daha bakmama izin verirseniz iyi olacağım!”

ama house yalnızca başlığı trusdale’in kafasına geçirmekle ve titreyen omuzlarının üzerinden bağlamakla yetindi. papaz rowles monoton bir şekilde devam ediyordu. trusdale altındaki kapaktan kaçmaya çalıştı. barclay ve fisher onu geri ittiler. aşağıdan birisi, “sür şunu kovboy!” diye bağırdı.

“amin de,” dedi barclay, papaz rowles’a. “isa aşkına amin de.”

“amin,” dedi papaz rowles ve incil’i kapatarak bir adım geri çekildi.

barclay, house’a işaret verdi, adam da manivelayı çekti. yağlı kiriş hareket etti ve kapak aşağıya doğru düştü. tıpkı trusdale gibi. boynu kırıldığında bir çatırtı sesi çıktı. bacakları neredeyse çenesine kadar çekilip geri düştü. altındaki kar yığınlarına ayaklarından sarı damlacıklar düştü.

“al sana, seni piç!” diye bağırdı rebecca cline’ın babası. “yangın musluğuna işeyen bir köpek gibi geberdi. cehenneme hoş geldin.” birkaç kişi alkışladı.

trusdale’in cesedi kafasında hala o siyah başlık olduğu halde kasabaya getirilirken bindirildiği arabaya yüklenene kadar izleyiciler orada beklemeye devam ettiler. ardından dağıldılar.

barclay hapishaneye geri döndü ve trusdale’in kaldığı hücrede oturdu. orada 10 dakika kaldı. hava o kadar soğuktu ki nefesi gözle görülür bir şekilde buharlaşıyordu. neyi beklediğini biliyordu ve sonunda beklediği şey geldi. trusdale’in içtiği son biraları taşıyan küçük kovayı aldı ve kustu. daha sonra ofisine geçti ve sobasını doldurdu.

sekiz saat sonra abel hines geldiğinde hala oradaydı, kitap okumaya çalışıyordu. “cenaze salonuna gelmelisin otis. sana göstermek istediğim bir şey var,” dedi.

“nedir?”

“hayır. bunu gelip görmek isteyeceksin.”

hines’ın cenaze salonu & morgu’na yürüdüler. arka odada, trusdale çıplak bir şekilde soğuk bir zeminde yatıyordu. havada kimyasal madde ve dışkı kokusu vardı.

“bu şekilde öldüklerinde pantolonlarını doldururlar,” dedi hines. “başı dik şekilde giden adamlar bile. yapabilecekleri bir şey yok. kaslar gevşeyip bırakır.”

“ve?”

“yaklaş. senin mesleğine sahip olan bir adamın boklu pantolondan fazlasını gördüğünü sanırdım.”

pantolon yerdeydi. içi dışına çıkarılmıştı. pisliğin içinde bir şey parlıyordu. barclay eğilerek yaklaştı ve bunun gümüş bir dolar olduğunu gördü. uzanıp dışkının içinden onu çıkardı.

“anlamıyorum,” dedi hines. “orospu çocuğu uzun süredir içerideydi.”

köşede bir sandalye vardı. barclay ona o kadar sert bir şekilde oturdu ki sandalyenin dolgusundan bir pof sesi çıktı. “fener ışıklarını ilk gördüğünde onu yutmuş olmalı. ve her seferinde geri çıktığında onu temizleyip yeniden yuttu.”

iki adam birbirine baktı.

“ona inandın,” dedi hines en sonunda.

“aptallık; ama evet, inandım.”

“belki de bu onunla ilgili olduğundan çok, seninle ilgili bir şey söylüyordur.”

“son ana kadar masum olduğunu söyleyip durdu. muhtemelen tanrı’nın tahtının önünde dururken de aynısını söyleyecek.”

“evet,” dedi hines.

“anlamıyorum. asılacaktı.her hâlükârda asılacaktı. bunu anlıyor musun?”

“ben güneşin neden yükseldiğini bile anlamıyorum. bu metelikle ne yapacaksın? kızın anne babasına geri mi vereceksin? öyle yapmasan daha iyi olur çünkü…” hines yüzünü buruşturdu.

çünkü cline’lar başından beri biliyordu. kasabadaki herkes başından beri biliyordu. bunu bilmeyen tek kişi kendisiydi. o aptal kendisiydi.

“onunla ne yapacağımı bilmiyorum,” dedi.

ani bir rüzgar şarkı seslerini taşıyarak esti. kiliseden geliyordu. şükür duası ediliyordu.



[*] : http://www.kayiprihtim.or...ler/bir-olum-stephen-king 
[**]: http://www.newyorker.com/...3/09/a-death-stephen-king

14 Eylül 2013 Cumartesi

Uyan Ey Gözlerim


Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan
Azrail’in kastı canadır, inan.
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan

Seherde uyanırlar cümle kuşlar
Dill-u dillerince tesbihe başlar
Tevhid eyler dağlar taşlar ağaçlar
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan

Semâvâtın kapuların açarlar.
Mü’minlere rahmet suyun saçarlar…
Seherde kalkana hülle biçerler.
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan

Bu dünya fanidir sakın aldanma.
Mağrur olup tac-u tahta dayanma.
Yedi iklim benim deyu güvenme.
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan

Benim, Murad kulun, suçumu affet.
Suçum bağışlayub günahım ref’ et.
Rasûl’ün sancağı dibinde haşret.
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan

Sultan III. Murad

6 Ağustos 2013 Salı

Uyuyor Musun

bak şuram sıyrıldı diye kendini
hala bebek bebek soyuyor musun?
yazı yazar yahut resim yaparken
yine ellerini boyuyor musun?
dudağımdan öpen bir adın vardı
ki hala öpüyor duyuyor musun?
kuzular uyandı, kuşlar uyandı
güller uyandı sen uyuyor musun?

koşa koşa gelip ''yoruldum'' diye
elini kalbine koyuyor musun?
''daha pek erkendir biraz büyüsün''
diyorlardı söyle: büyüyor musun?
yoksa isyan edip parmaklarınla
en tatlı yaşını sayıyor musun?
kuzular uyandı, kuşlar uyandı
güller uyandı,sen uyuyor musun?

yarı yosun,yarı zambak kokunu
yine bugu bugu yayıyor musun?
cocuk olmadıgını orda görmüştüm
hala trabzandan kayıyor musun?
içinden köpükler gibi taştıgın
o yarım şeyleri giyiyor musun?
kuzular uyandı, kuşlar uyandı
güller uyandı sen uyuyor musun?

arif nihat asya

18 Temmuz 2013 Perşembe

19 Aralık 2012 Çarşamba

Ella Wheeler Wilcox

Protesto etmeniz gereken yerde susarak günah işlerseniz, insanlardan korkaklar üretirsiniz.

                                                            -Ella Wheeler Wilcox-


12 Ekim 2012 Cuma

Mühendis ve Tembellik

"Mühendis adam tembeldir, çünkü her işi en kolay yoldan çözmek için çalışır."

Ekşi sözlükte sörf yaparken sol frame'de mühendis başlığını tıkladığımda karşılaştım. Biraz felsefe yapmak istiyorum bu konuda.
Öncelikle tembellikten bahsedelim. Tembellikle alakalı okuduğum en güzel kitap Gançarov'un romanı "Oblomov"dur. Gançarov, Rusça'ya oblomovluk kelimesini kazandırmıştır bu şahane eserinde. O derece harikulededir roman.

Gelelim asıl mevzumuza. Mühendis, her işi en kolay yoldan en iyi şekilde çözmek için yola çıkar da işi  çözeceğim diye imanı gevrer. Normal biri değildir mühendis bu yüzden. Bazen sıradan birinin bile ilk göreceği bir noktayı en son yakalayabilir. Ecnebi dilinde ifade edecek olursa "reverse" yani ters düşünce metotları ile eğitilmiştir. Bu metotların yüzünden bazen komik durumlara düşebilirler mesela. Ama şu anda insanların sahip olduğu çoğu şeyi(neredeyse tamamı) onlara borçlu olması bu komikliğin görmezden gelinmesine yetmez mi sizce?

İnsanlar evde kullandığı çoğu aletin nasıl çalıştığını bilmez. Buzdolabının nasıl çalıştığını bilen kaç kişi vardır bu ülkede? Nasıl ve kim tarafından icat edilmiştir? Kendisine şükran duymamız gereken Nikola Tesla'yı tanıyan var mıdır acaba? Evet şimdi istediğimiz taksitle bu ürünlere sahip olabilmek onun teknolojisini hiç ama hiç küçültmez.

Şöyle bitirelim:
"Dünya, bu tembelliğe çok şey borçludur."









28 Ağustos 2012 Salı

Çin Yolculuğum

İlk yurt dışı deneyimim. Kendi imkanlarımla gitmek zor tabi, şirketimin gönderdiği bir yurt dışı eğitimi için gittim Çin'e. Uzun yıllardan beri başka kültürleri hep merak etmiştim. Ne yalan söyleyeyim daha çok Avrupa ve Kuzey Amerika merak ettiğim kültürler. Geri kalmışlığımız belki bilinçaltımda yatan, bilmiyorum.

İstanbul'dan Hong Kong'a uçtuk önce. Yaklaşık 10,5 saat direk uçuş. Orta koltuk olunca rahat edemedim varana kadar. Lavaboya gitmek isteseniz ya sağınızdaki ya da solunuzdakini rahatsız edip kaldırmanız lazım. Bana pek uyan bişi değil doğrusu. Ama dönüşte kenar koltukta geldim.

Uluslararası uçak yolculuğu da bir kültür. Seyahat edince anlıyorum. THY'nin bana verdiği şık bir metal kutudaki çorabın hediye olduğunu sanmıştım, meğerse uçakta giymek içinmiş. Gidene kadar ayakkabılarımı çıkarmamıştım uçakta koku yayılır diye. Dönüşte yanımdaki Çinli giyince fark ettim. Dedim ya dönüşte rahattım :)

Hong Kong'u Çin'e bağlandığını hepimiz biliriz ama hala aralarında gümrük uygulandığını bizi taksi minibüsle  Shenzhen'e götürürlerken gördüm. Hong Kong dünyadaki çoğu ülkeye vize uygulamıyor bildiğim kadarıyla. Bu nedenle önce Hong Kong'a indik sonra Shenzhen'in Hong Kong'a yakınlığı sebebiyle taksi münibüslerle Shenzhen'e geçtik. Kara yolu ile gümrük geçmekse tam bir çile.

Hong Kong gökdelenler, limanlar, köprüler, yollar ve gıcır gıcır yeni arabaların şehri. Bildiğim çoğu markanın bilmediğim modellerini gördüm orada. Bilinçaltımdaki geri kalmışlığın simgelerinden birisiydi bu. Biz kötü arabalara biniyorduk. Son yıllarda bu alanda ülkemiz toparlandı fakat daha almamız gereken çok yol var.

Hong Kong bir dünya şehri. Kozmopolit bir yer burası. Hangi dili,dini,ırkı arıyorsanız rahatlıkla karşılaşabilirsiniz. İstanbul'u andırıyor biraz. Devasa limanlarında yüklemeyi bekleyen konteynırlar. Denilene göre dünyada dönen paranın yarısı burada dönüyormuş. Uzak doğunun ticaret merkezi.

Hong Kong, orjinal Elektronik ürünleri sanırım dünya en ucuz alabileceğiniz yer. Vergi yok burada. Iphone 4S Türkiye'den 600 TL civarı daha ucuzdu, gerisini siz düşünün. Para birimi olarak Hong Kong dolarını kullanıyorlar. Neredeyse bir Türk lirası, beş Hong Kong dolarına eşit. Burada kral biziz yani :)

Trafik soldan akıyor Hong Kong'da. İngilizlerin bıraktığı bir miras! Çin toprakları içinde trafiğin soldan aktığı tek yer diyebiliriz. Akdeniz insanlarının aksine yaşamlarında olduğu gibi trafikte de sakin Uzakdoğulular. Korna sesi duyulmuyor neredeyse.

Hong Kong'dan daha önceden bahsettiğim gibi Shenzhen'e geçtik. Bize Eğitim verecek olan ZTE firması bu şehirde kurulu. Dünyadaki Telekomünikasyon alyapısı pazarınında %30 gibi yüksek bir paya sahip. Bunu hiç bilmiyordum.Türkiye'de daha çok Huawei firmasını duyuyorduk. ZTE Çin Hükumeti'ne ait yani bir kamu kuruluşu. Huawei ise özel bir şirket. bu global firmalar kurumsal ama köklü şirket değiller. Yüzyılın son çeyreğinde kurulmuşlar. Ama nereden nereye...

Shenzhen, söylenene göre Çin tarafından Hong Kong'a karşı kurulmuş bir ticaret merkezi. Alt yapısı bitmiş bir şehir. On milyon civarında nüfusu var fakat sakin, güvenli ve huzurlu bir yer. Birbirleri ile kavga eden hiç kimse görmedim. Kimse kimseye yüksek sesle bağırmıyor. Korna sesi yok şehirlerinde, unutmuşlar sanki kornayı.

Yollardaki trafik levhalarında gitmek istediğiniz tarafa köprülerden nasıl dönüş yapacağınız çizilmiş. Dönüşünüzdeki köprüden öncesini sonrası karıştırmazsınız. Kolay bir şekilde sıyrılıp yolunuza devam edebilirsiniz. Trafik ışıkları bizdeki gibi durduğunuz yerde değil tam karşınızda kavşağın karşı tarafında. Formula yarışlarındaki ışıklar gibi.

Muson iklimini coğrafyada okumuştum ama burada yaşadım. İnsanlar şemsiyelerle geziyor desem yeridir. Gün boyu aralıklarla süren yağmur var burada. Çevre düzenlemelerine olağan üstü ilgi gösteriyorlar. Yerlerde atılmış çöp göremezsiniz, çevreye karşı duyarlılar.

Çinliler şimdiye kadar gördüğüm en sakin insanlar. Ayrıca alçak gönüllüler, kibarlar.

Kötü bulduğum bir kaç şey var. Mesela felaket kötü kokuyor yemekleri, lokantaları. Eğer İstanbul Lokantası ve Mevlana lokantası olmasaydı sanırım aç kalmıştık. Diyebilirsiniz ki McDonald's veya Burger King bulamadınız mı?Bulduk evet fakat orada da Çinliler çalışıyor, sonuç aynı yani :)

Ayrıca dolar kullanmak yasak olduğu için sürekli otelde veya exchange şubelerinde para bozdurmanız gerekiyor. Sosyal paylaşım siteleri yasak, Facebook'a ulaşmanız ancak hafta sonu Hong Kong'a geçerseniz mümkün. Bu iki şehir(Shenzhen ve Hong Kong) komşu olmasına rağmen özgürlükler açısından aralarında uçurum var.

Eşe dosta alışveriş yapacaksanız kesinlikle pazarlık yapmalısınız Shenzhen'de. Genel olarak ucuz fakat şunu belirteyim ki daha ucuzuna arkadaşınız aynı şeyleri aldığında üzülmeyiniz :)

2012 yılına ait geçirdiğim güzel bir hafta idi Çin ziyareti. Dönüşte Çin gümrüğünde bavulumu açtırmalarını daha önceki kibarlıklarının yanında yok hükmünde sayıyorum. Umarım sizinde yolunuz bir gün buralardan geçer.









13 Mart 2012 Salı

Kubbe'nin Altında

Hikayeyi anlatacak değilim.  Ama size şu üç kişiyi;
Belediye meclis ikinci üyesi Jim Rennie, oğlu Junior Rennie, Belediye meclis birinci üyesi Andy Sanders ve şef Phil Bushey'i zevkle anlatabilirim.

İnanılmayacak kadar mükemmeldiler. Bir yazarın zihninde hikayenin karakterlerini kusursuz oluşturması ve öyküsünde hakettiği değere çıkarması çok zor bir şey. Bir okuyucu olarak söylüyorum bunları. Okurken benim zihnimde apaçıktılar, berraktılar, yalındılar, doluydular ve sanki onları yıllardır tanıyorumdum.

Yavaş yavaş okudum. Tadını çıkara çıkara ilerledim. Not aldım bol bol. Kitabı bitirdikten sonra aldığım notları araştırmak bana öyle güzel geliyor ki tarifi imkansızdır.  "Kubbenin Altında", yaklaşık 1000 sayfa. Bu sizi ürkütmesin. Sabırlı olun, emin olun ki hiçbir gereksiz şey kitapta yeralmıyor. Hatta bittiğine üzülecekseniz.

Kitaptan not aldığım cümlelerle bitiriyorum:

"Birkaç güzel anı yeterliydi ve onlar için de ne valiz lazımdı ne de sırt çantası.",
"Fikirler soğuk algınlığı mikropları gibidir, eninde sonunda birileri yakalanır.",
"Küçük kasabalar insanın hayal gücünü sınırlar.",
"Eski film yıldızının dediği gibi 'Aktörlüğü sevmediğimde bırakamayacak kadar zengin olmuştum' ",
"Bazı insanlar büyüktür, bazıları da kendine büyüklük atfeder.",
"Korkak bir lider dünyanın en tehlikeli  insanıdır.",
"Banka hesabında milyonlar olsa da amacı olmayan biri daima küçük biriydi.",
"Birine saygınlığı iade edildiğinde o kişi çoğu zaman (her zaman olmasa bile) az çok doğruyu görebilme yeteneğini de geri kazanmış olur.",
"Tanrı'yla yalnızken konuşursanız verdiği cevabı daha rahat duyarsınız.",
"Hayat size limon verirse limonata yapın.",
" 'Sopalarla taşlar kemiklerimi kırabilirler ama kelimeler bana zarar veremez' -Jim Rennie-",
"İstediğin birşey için dua edersen Tanrı sağır olur ama ihtiyacın olan birşeyler için dua edersen can kulağıyla dinler.",
"Amerika'nın iki büyük özelliği demagogları ile rock and  roll'dur.",
"Yine de insanoğlu uyum sağlama becerisi olmasa bir hiç sayılırdı.",
"Doktorların dediği gibi, toynak sesi duyunca insanın aklına Zebra gelmezdi-yanlış teşhis yaptıklarında-",
"Elindeki sopa küçükse koca bir köpeği azdırmayacaksın."

Not: Ekşi'den linkini bulduğum Chester's Mill kasabasının web sitesi: Chester's Mill 

4 Mart 2012 Pazar

ÇOŞKUN ARAL

Cüneyt Özdemir'in hazırlayıp sunduğu Soru-Yorum programının konuğuydu geçen akşam Çoşkun ARAL. Ben mesleğine bu kadar aşık çok az insan gördüm. O anlattıkça ağzınız açık kalıyor. Kendisi bir beyfendi. Alçak gönüllülükle anlatıyor gördüklerini, bildiklerini ve çektiklerini. Mesleğindeki 36. yılı yanılmıyorsam. Türk toplumunu çok nazik bir şekilde eleştiriyor. Merak etmiyoruz diyor, sonuna kadar haklı. Röportajlarını okudum bugün internetten. Hatay'a 200 km uzklıkta Lübnan'ı bombalamaya dünyanın en büyük savaş gemisi geldi kimsenin umurunda olmadı diyor.


Haberci programını burada anlatmama gerek yoksanırım. kendisiyle ilgili bazı linkleri paylaşacağım. Umarım dünyanıza yeni bir pencere katar.

Kitap:
Ölümün Yakasına İliştirilmiş Hayatlar,
Sözün Bittiği Yer

Web site:
http://www.haberci.com/default.asp
http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=co%C5%9Fkun+aral
http://sigortacigazetesi.com.tr/manet/1751-haberci-cokun-aral-toplumu-deitirmek-isteyen-bir-medyamzn-olmamasndan-ikayetci-balk-basindan-kokar.html

23 Şubat 2012 Perşembe

Yaşlanıyorum ve U'lu mutsuzum

Kafam karmakarışık. Nasıl izah edebilirim bilmiyorum. Yaşlanıyorum işte..

Haftalar amaçsızca birbirini kovalıyor. Halbuki ne hayallerim var(dı). Artık onları bile hatırlayamıyorum. Bazen Rafet El Roman dinlerken çoşuyorum, "Hadi tekrar ayağa kalk ve çabala. 'umut'lan yeniden. Evet aradığım kelime "umut" galiba. Benim artık hiç bir şeyden umudum yok.

Umut, bambaşka bir şey. İçimizdeki tek hazine.Yaşlandıkça içimizdeki umut eksilip dışımızdaki meta artıyor. Araba, ev, iş, para, ünvan...

İmkansızlıklar içinde hem daha mutlu hem de daha umutluydum. Beş parasızken yani. Azimli ve inatçı biriydim 20' li yaşlarımda. Tuttuğumu koparırdım. Öz güvenim zirve yapmıştı. Herkes de de böyle mi acaba. 20' li yaşlar böyle mi geçmiş. Bilmiyorum.

Neyse kafam darmadağın durumda. İzah edemiyorum...
U'lu mutsuzum. Umutsuzum.

12 Şubat 2012 Pazar

Canım Kardeşim

Kardeşin olarak yazıyorum bu cümleleri. Çok değil bir zamanlar günün çoğunu beraber geçirdiğin abin. Geçenlerde farkettim biz eskisi gibi değiliz. Yok hala içli dışlıyız da eskisi gibi değiliz.

Aynı güne, aynı geceye beraber başlamıyoruz. Aynı sofraya beraber oturmuyor, aynı çorbaya beraber kaşık sallamıyoruz. Aynı televizyon kanalına beraber bakmıyoruz. Aynı sokağa kartopu oynamaya beraber çıkmıyor, aynı sokakta akşamlamıyoruz. Aynı sobada ıslanan üstümüzü beraber kurutmuyoruz. Ödevlerin başında saatlerce uğraşmıyoruz. NBA 2000 oyununda saatler süren maçlar yapmıyoruz. Şampiyonlar Ligi maçlarını izlerken  Fanta ve Ruffles' ın canlarına okumuyoruz. Beraber oynadığımız halı saha maçlarımız da yok artık.

Paylaşamadığımız şeyler de yok. Beraber izlediğimiz çizgi filmlerimiz de çok eskilerde kalmış.

Hatırlıyor musun salonda yapılan çift kale maçları ardından penaltıları?.. Unutulmaz satranç maçlarını da hatırlıyor musun?.. Kaybedince de birbirimizi hazmedemeyişimizi..

Ayrı     düşmek, büyümek var mıydı hesapta!..

Yaşlanıyoruz canım kardeşim...

24 Ocak 2012 Salı

İKİ DARBE ARASINDA

Öncelikle akıcı bir kitap. Sıkılmadan merakla okuyorsunuz. Kısaca bu kitap, İskender PALA'nın TSK'daki on beş yıllık serüvenini anlatıyor.

Kitap eleştirisine İskender PALA'dan başlamak istiyorum. Öğrendiğimde çok hoşuma giden şu oldu. Askerlik mesleğinin içinde akademik kariyerini bitirebilmiş ve o azmine hayran kaldım. Yaptıklarını okuduktan sonra "çok çalışıyorum" cümlesini artık kurmuyorum. Kafasında "ne yapabilirim, neler katabilirim?" soruları olan insanları severim. Mücadeleci insanlardır.

Kitabın bir bölümünde de diyor ki; "Daracık mekanlarda onlara geniş dünyalar sunabilirdim." Denizaltında görev altığı süre boyunca askerlerine okuma alışkanlığı kazandırmaya çalışmış. Okumayı çok seven biri olarak bu bakış açısı çok güzel.

Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü hazırlamış genç yaşında. "Konferanslara gittiğimde İskender PALA'yı ellili altmışlı yaşlarında biri olarak bekliyorlardı." diyor. Karşılarında otuzlarında birini görünce de şaşırıyorlarmış.

Gelelim kitaba. Kitapta 28 Şubat dönemi ile ilgili düştüğü anektotlar benim için önemliydi. Eleştirişleri ve özeleştirileri yerinde. O dönemde yapılan insan hakları ihlalleri, egoların kanunların üstüne çıkması, kanunsuzluklar, adaletsizlikler vb. Bunları eleştiri olarak ortaya koyuyor. Özeleştirisi ise müslümanlara.             " Kasko yaptırmak dinen caiz değil diyen tanıdıklarım yüzünden kasko yaptırmadım. Aracımla kaza geçirdiğimde çok büyük maddi kayba uğradım. Bir baktım ki bu insanlar bende önce kasko yaptırıyorlar." 

O dönemde inanan insanlarla dincilerin birbirinden ayrıştırılamadığını söylüyor. Bundan da en çok muzdarip olanlar inançlarında samimi olanlardı diye ekliyor. Bir özeleştirsi de türban, örtü  vb. giyim üzerine. İnanalara baskının çok olduğu dönemde insanların daha da muhafazakarlaştığını söylüyor. Eşinin de 28 Şubat döneminde daha muhafzakar giyindiğini söylüyor ve ekliyor: "İnananlar olarak eğer böyle davranacak idiysek neden yanlış anlaşılmalara izin verdik!"

Sonuç olarak şunu ifade edebilirim. İki Darbe Arasında, İskender PALA'nın kalemiyle hayatını alt üst edenlerden aldığı intikamdır. 

Dipnot:Çok sık olan tayinleriyle alakalı dönemin Kuvvet Komutanı ile yaptığı konuşmayı okurken neredeyse de ağlayacaktım..

8 Aralık 2011 Perşembe

Alev Alatlı ile İlber Ortaylı'nın Rusya üzerine söyleşisi

Güzel bir söyleşi-makale. İlber Ortaylı ile Alev Alatlı sohbet havasında Rusya'yı ele almışlar.
Rusya üzerine güzel bir inceleme olmuş.
orjinal link





 İlber Ortaylı-Alev Alatlı Konferansı
[Mülkiyeliler Birliği]


ALEV ALATLI: İlber Hocamızın yanında Rusya konusunda konuşmak çok zor. Kitabı da dizlerim titreye titreye yazmıştım; zaten sürekli İlber'e danıştım. Türkiye'de başka bir ülkeyi konu alan ilk romanı ben yazdım sanırım; bunu, kendimi önemsemek anlamında söylemiyorum, “herhalde Türkiye oralara geldi” anlamında söylüyorum. Hep yabancılar bizi anlatmış, “bir de biz anlatalım” aşaması gibi.

Rusya sürekli bir “miğfer” gibiydi başımda; ne olup bittiğini bilmek istediğim büyük bir muammaydı. 5-6 yıl önce Rusya “çalışmaya” başladım; okudukça, deştikçe inanılmaz şeyler çıktı karşıma. Sonunda, “yok bu oturulup yazılacak” diye karar verdim.
Bugün geldiğim noktada, Rusya, Türkiye'nin aynası gibi benim için. Ya da şöyle söyleyeyim, Rusya, benim Türkiye kitabım oldu. Çok ilginç benzerlikler buldum. Bir o kadar da farklılıklar buldum. Farklılıkların bence en çarpıcı olanı aydınlarda. Rus aydınları bizden çok daha donanımlı, daha fedakar, daha cesur ve daha acımasız. Daha acımasız. Bu, çok tuhaf geldiydi bana. Bunun dışında romancı olarak beni çok etkileyen ussal tasarıma duydukları güven oldu. Ussal tasarımın, akılla kurulan bir dünyanın nelere kadir olabileceğini ve nasıl büyük felaketlerle sonuçlanabildiğini belki de en iyi gösteren tarih, Rusya tarihi. I.Petro'dan başlıyor, Bolşevikler ve bugünle devam ediyor. Ünlü tarihçileri Voloşin'in bana çok çarpıcı gelen bir tesbiti var: ”İlk Bolşevik Büyük Petro'ydu, I.Lenin ise Çariçe Katerina” diyor.

Bolşevik ihtilali ve bugün gelinen noktada “serbest piyasa Bolşevikleri”nin egemen olduğu aşama. Yani, her zaman olduğu gibi “reformlar” bugün de tepeden iniyor. Ruslar için “reform” Batılılaşma demek ve günümüzde “liberal ekonomi” anlamına bürünüyor. Petro zamanında başlayan batılılaşma çabalarını, II. Katerina hızlandırıyor ve o gün bugün devam ediyor. Ne pahasına olursa olsun “batılılaşma.” Bolşevik devrimi bir hesaba göre 25 milyon insanın hayatına malolan “reform” ve “şekillendirme” çabası. Gorbaçov'dan itibaren, peresteroyka ve glasnost sonrası, “Şok Tedavisi” dedikleri, IMF'in planlı ekonomiyi serbest piyasaya çevirmesi, liberalleştirmesi dönemi, yine benzeri bir zorlama ve zulüm getiriyor. Mesela 1996 itibariyle, Rusya ekonomisinin %50'sinin 7 kişinin elinde olduğu söyleniyor. Yani bir sen-ben-bizim oğlan durumu ki, bu Petro zamanında da böylemiş, Bolşevik Devriminde de üst kademe, sen-ben-bizim oğlan sisteminde yönetmiş! Bugün yine oligarşi, yine tepeden iniyor, yine şekillendiriyor. Bu durumu ilginç olduğu kadar da trajik buluyorum: Belki dünyanın en görkemli uluslarından, en büyük başarılara imza atan devletlerinden, en büyük kültürlerinden birisi, ancak diğer taraftan da acayip bir vahşet söz konusu. Batılılaşmayı şiar edinen bir ulus olmamıza karşın, biz bu denli zorlama hiç görmedik. Rusya’yı tanımlamakta kullanılan bir başka ifade daha var: “Sputnik yapan demirci dükkanı” diyorlar. Bu kadar kaba ve bu kadar rafine olunabiliyor. Bu tanım da bana çok ilginç geldi.

Öyle görünüyor ki, Rusya'ya olanlar, bizim kendi ülkemiz açısından da çok ders verici nitelikte olabilir. Bu nedenle bir gözümüzün orada tutulması gerektiği kanısındayım. Birebir örtüşme görmüyorum ama dediğim dedik tarzında cereyan eden “reformist yaklaşımlar,” bir ülkeye çok pahalıya malolabiliyor. Örneğin, Stalin’in “tarım reformları” dünyanın dördüncü büyük içdenizinin, Aral Denizinin, kuruması, yokolmasıyla sonuçlandı. Bugün artık ne Aral diye bir deniz var, ne de Amu Derya diye bir nehir. Ve bu felâketler, bir yığın tepeden inme reform politikalarının sonucu.

İLBER ORTAYLI: Edip Rus diplomatı Tyutçef'in dört mısralık bir şiirinden söz edeceğim; Rusya'yı çok iyi tanımlamış. Bu ülkeden çok edip diplomatlar çıkmış. Türk diplomatları daha yavan; diplomat olarak değil tabi. Hele Osmanlı diplomatları hiç değil, içlerinde çok seçkin insanlar var. Rus diplomatları içinde ise çok iyileri de, çok gülünç olanları da var. Sazanof mesela, demiş ki: “Rusya'nın güvenlik çizgisi, Rusya'nın güvenliğinin bittiği yerde başlar.” Yani o hiç durmayacak, boyuna genişleyecek.
Mesela İstanbul'daki Rus Büyükelçisi Ignatief, çok meşhur, önemli bir diplomat diye sunulur. Hatta Sadrazam Mahmut Nedim Paşa'nın ondan akıl sorduğu söylenir. Halbuki akıl falan sorduğu yok, sadece adamı kullanmıştır. Onun aracılığıyla yalan haber uçurur. Mesela Marshall adaları meselesinde, “İngiltere, İspanya ile Almanya'ya karşı anlaşıyormuş” der. Ignatief de inanıp, bunları başkalarına aktarır. Ondan sonra, O'na izafeten raporlar başkentlere, Paris'e, Roma'ya, Berlin'e akar. Sonra haber incelenip fos çıkınca, Ignatief'e çok kızarlar. O'na yalancı general anlamında “Mantör Paşa” diye isim takarlar. Mesela devlet moratoryuma gidecek buna sorarlar.

Aslında buna sordukları falan yok; suça iştirak etmesi için yapıyor. Mesela Mahmut Nedim Paşa, Ignatief'in elindeki senetleri, kendisininkiyle birlikte satmıştır; moratoryumun ilanından evvel. Hatta Mithat Paşa'nınkiler de satılmış; O da bu ahlaksızlığa iştirak ettirilmiştir. Mithat Paşa inanılmaz saf, naif bir adamdır. İstanbul'a geldiği günden itibaren pot üstüne pot kırmıştır. Devlet-i Âli'nin yani Osmanlı Devletinin en önemli, en büyük valisidir; hatta Avrupa'nın. Hiçbir Avrupa devletinde Ahmet Mithat gibi bir vali yok; yalnız O'na yakın bir vali var, çok becerikli: General Ignatief. Doğu Sibirya'nın çok başarılı bir valisi iken, hariciyeye kaydırıp, İstanbul'a getirdiler. Ama taş yerinde ağır... Valilik görevlerindeki başarıları ile 1868'de Şura-ı Devlet nazırlığına getirilen Ahmet Mithat, sonra Mithat Paşa oldu, giderayak da sadrazam yapıldı ve hapı yuttu. Dış politika açısından Osmanlı Devletinin en beceriksiz sadrazamı oldu. Devleti müthiş bir harbin içine sokan, istemeden birtakım yolsuzluklara karışan, darbecilerle en ufak bir ortak yanı olmamasına karşın, darbenin içinde olan bir adam... Rusya sahnesinde çok iyi okumuş, zengin sınıftan gelen yazar, edip diplomatlar var, Gribayedof, Turkçef gibi ama, Mehmet Emin Ali Paşa, Fuat Paşa gibi diplomatlar yok.
Şimdi Turkçef'in şiirini okuyalım:

Rusya akılla kavranmaz
Genel kabul görmüş bir arşınla ölçülmez
Onun kendine özgü bir hali, gelişimi vardır
Rusya'ya sadece inanılır, iman edilir.
yani Rusya akılla anlaşılmaz, metreyle ölçülmez, hali bambaşkadır, ona sadece iman edilir. Bu çok güzel bir tanımdır; nerede akıllı, nerede deli olduğu bilinmez. Bütün bir Rusya'nın ihtilal yapması çılgınlıktır, inanılmaz. Maalesef bunlar tarih inşa ederler, tarihi yorumları çok keskindir. Rusya'da çok ciddi, derinlemesine tarih bilgisi, kültürü olan, abuk sabuk hatalar yapmayan okkalı adamlar vardır. İzahını istiyorsanız, Lenin'in “Rusya'da Kapitalizmin Gelişmesi” kitabını okuyabilirsiniz. Bu çalışmasıyla Lenin, iyi bir tarihçi olarak kalabilirdi; bolşevik lider olmasına gerek yoktu. Komünist liderlerden Pakorovski'nin Rusya Tarihi, Mihailovski'nin, Bazarof'un 18. ve 19. yüzyıl Rusya tarihi için yazdıkları da önemli eserlerdir. Bunlar derin adamlardır. Bir de politikaya fazla bulaşmayan uzman insanlar vardır. Bunları okurken, bir Almanı, bizim Uzunçarşılı’yı okur gibi sıkılmazsınız. Mesela Zabini, cilt cilt Rus çarlarının günlük hayatını, sarayın tarihini yazmış; hiç sıkılmadan okuyabiliyorsunuz. Zabini derin bilgisi, ironisi olan bir tarihçi; ciddi hoş bir ironi.

Bu akıllı derin adamlardan bazıları yalan da yazabiliyorlar. Mesela bir tanesi kitap yazıyor, “Büyük Petro, Türklere esir oldu” diyor. Böyle efsanelerle beslenen bir tarih de var. Romanoflar hakkında mesela uydurma efsaneler yazılmış. II. Katherina'nın oğlu Çar Pavel'in babasının, III. Petro olmadığı söyleniyor. Oysa babasına çok benziyor. III. Petro'nun babasının Alman olması, II.Katherina'nın Alman prensesi olması, hanedanın Almanlaşması, Rusları rahatsız ediyor, içlerine sindiremiyorlar. Yani Romanofların külliyen Alman olmasından rahatsız oldukları için, böyle uydurma tarih yazmışlar.

Ruslar hayalperest adamlar. Böyle hayalperest adamları ben sevmem; bizim halkımız da sevmez. Çünkü, Türkler, gerçekçi, asker millettir. Hayali gelişmeyen ülkelerde de güdük bir mekanizma hakim olur. Ülkemiz Rusya ve İran'dan çok farklıdır. Bu iki millet de Türklere göre çok okur yazardır. Tahran'da caddelerde yüzlerce kitapevi vardır; neler çevrilmiş, neler yazılmış, millet neler okuyor incelemeye değer. Allah Türklere irfanı haram etmiş. Bu ülkede okuyan insanlar, alkolik mesafesinde gidiyor.
Ruslar ve İranlılar hayalperest ve yaptıkları işe kendilerini çok vakfeden insanlar. Ancak Türklerin medeni dünyayla tanışmaları Ruslardan çok önce. Ruslar, okuma yazmayı da Türklerden sonra öğrenmiş; Türk yazıtlarının daha önce olması bunu gösteriyor. 11. yüzyıl Endülüs filozofu Ahmet Endülüsî, “Türkler medeniyeti, ümranı kuran Romalı, Yunan, İbrani, Hintli, İranlı gibi milletlerden değil. Ancak Çinliler ve Türkler çok pratik, çok becerikli insanlar. Bu medeni çevrenin içindeler, bu çok önemli. Gerisinin coğrafyaları, kendilerini geliştirmeye müsait değil” diyor.

Bunların içine kuzeydeki Almanları, Rusları ve güneydeki zencileri dahil ediyor. Rusya okuma yazmayı Türklerden sonra öğreniyor ama birdenbire 19. yüzyıl dünya edebiyatını temsil ediyor. Ruslar roman ve tiyatroda Fransa'dan bile önde. Ama sadece şiirde Fransa'yı geçememiş. Ruslarda kendini vakfetme var. Mesela Tolstoy, İbranice öğreneceğim diye sürmenaj oldu. Sadece İbraniceyi dil olarak öğrenmek değil tabi, kabalist literatüre falan giriyor. Bunlar cesur adamlar, 19. yüzyılda şunu söylüyor “Fransız edebiyatı ahlaksızdır, müslüman sanatı ahlaklı bir sanattır”. Bunu demek cesaret ister.
Geçenlerde Türkiyeliliğe karşı çıkan emekli general, “Bu tabirin, Osmanlıcılığı getireceğinden şüphe ederim” diyor. O kadar cesur olmayan bir argüman ki bu. Karşı tarafa hücum edecek, kendisine faşist falan denmesin diye, böyle abuk sabukluk yapıyor. Ne Osmanlıcılığı; akan su geri döner mi! Olmamış Türk entellektüelleri açıkça argümanını söylemez, yavandır, yalan söyler. Türkiye'nin şu andaki büyük problemlerinin etrafında dönen tezlerin hepsi yalandır. Sahipleri başka şeyler planlar, arkasında başka birikimleri vardır. Bu çok ilginçtir, bu savcı korkusu değildir. Otosansür denilen bu lüzumsuz müessese niye vardır mesela. Okuyan milletler bunu aşmıştır. Biz çok akıllı geçinen daha realist bir milletiz. Onun için Rusya bizi çok çarpar. Öte yandan bunların çok korkunç bir tarihi vardır. Rusya'nın zenginlikleri istismara dayanır. Türklerin padişahı, Osmanlı padişahı, her yere cami yaptırır, karısı, kızı adına cami yaptırır ama oturduğu yer, saray, çavuş lojmanı gibidir. Aynı padişah Mimar Sinan'a “Bana da güzel bir saray yap” demez.

ALEV ALATLI: St.Petersburg mesela, insan kemikleri üzerine kurulmuş bir şehirdir. Benim için bu şehir kandır revandır. İnanılmaz açlık, fakirlik varken, insanlara iki kilometre uzunluğunda duvarları olan bir saray yaptırmak ne demek !

İLBER ORTAYLI: Çok büyük israf var ve çok büyük fakirlik... Sonra Ruslar ya çok bilgililer, ya çok cahil. Rus köylüsünün dünyadan haberi yok. Mesela Türk köylüsü kendi dininden olmayanlara gavur der. Ama Rus köylüsüne müslümanım deseniz anlamıyor. “O ne demek, ona ne gerek var” diyor. “Din dediğin bir tane olur” diyor. Ortodoks’un anlamı “doğru inanç” ya, “doğru inanç var, öbürlerine niye inanıyorsunuz” diyor. Böyle naif bir kültür. Rusya'da böyle büyük farklılıklar var. İnsanların servetlerinde, otoritede, nüfuzlarında çok farklılıklar olduğu gibi, bilgilerinde de çok farklılıklar var.

19. yüzyıl edebiyatına, müziğine, tarihçiliğine damga vuran insanlardır. Örneğin Roma hukukçuluğunda, tarihçiliğinde, İngiltere tarihçiliğinde, Rusların adı vardır. İhtilalden sonra kaçan Ruslar bir sürü Avrupa üniversitesinde, kürsülerde iş, söz sahibi oldular. Ama böyle Türk yoktur. Türklerin güya Avrupa, Batı kültürü almış adamı bile, o sahada söz sahibi olamaz. Bu ırkî bir özelliğimizdir. Mesela Rusya'nın Türkleri çok iyi Rusça bilir, konuşur. Ama hiçbiri Rus dili veya Rus tarihi uzmanı değildir. Bu dünyaya hükmetmedir işte. Bunu değiştirmek isteyen insanı da takip etmezler. Böyle bir tane adam çıktı: Mustafa Kemal Atatürk! Sınırlarını aşan bir çılgın görüşü vardır. “Gözlenen değil, gözleyen bir millet olalım” teorisi çok açıktır. Tahılla geçinen 15 milyonluk bir ülkede Dil, Tarih, Edebiyat fakülteleri kurmuş; bursla yurtdışına talebe yollamıştır. Buna herkes israf der. Bu politika anlaşılamamıştır mesela. Bu konuda Türk milleti son derece realisttir. “Gereği kadar öğreneceksin, bileceksin, işe yaramayan şeye yatırım olmaz” der.
Alev Alatlı'nın bu romanında, burada bahsettiğim isimleri göreceksiniz. Bunlarla dünyaya bakacaksınız. Yeni yeni, burjuvaziden değil, Anadolu’dan çıkan çocuklar Rusya'ya gidiyor, Rusya tarihi üzerine araştırma, doktora yapıyor. Bunlar çok önemlidir. Bunlar yapıldıktan sonra tefekkûr değişir. Yoksa kendi içinde oturan bir toplumun çok şeyleri anlaması , dünyada neler olup bittiğini anlaması mümkün değildir. Yani, çok okumalı, çok bilmeli, çok yazmalıyız.
ALEV ALATLI: Bizden gerçekten çok farklılar. Rusya'yı öğrenirken beni en çok şaşırtan bir bulgu da Rus masonları oldu. Meğer, Rusya'yı Rusya yapan masonlar!

İLBER ORTAYLI: Aklıma gelmişken, department store'ları, büyük alışveriş merkezlerini Amerikalılar değil, Ruslar buldu. Sonra Lunapark... Komünist Sovyetler Birliği Maarif ve Kültür Komiseri Anatoly Lunaçarski'nin icadıdır. Partiye para kazandırmak için kapitalist dünyasının en büyük eğlencesini yarattı. Mesela Bugdanoviç var, anarşizme yakın bir komünist. Batı'da, Türkiye'de olsa bunlar acayip, iğrenç adamlar olurdu. Halbuki bu adamın çok büyük bir icadı var dünyaya; Kan gruplarını tasnif etti. Oradan kan nakli işini kolaylaştırdı. Batıda olsa Nobel falan alacak ama umurunda değil. Bunlar kabından taşmış önemli insanlar. Bir de Rusya devlet adamı deposudur; daima birini çıkartırlar. Sev sevme Putin de iyi bir devlet adamıdır.
ALEV ALATLI: Dahası, Putin’in de neredeyse Petro’dan bu yana süren devlet geleneğine sadık kaldığını görüyoruz. Öte yandan, çok ciddi , hatta ağır basan bir batıni, içrek, yönleri var ki, bu da çok ilginç. Batıni gelenek, hem köylüler, hem soylu Rus entelijansiyası için geçerli. Ancak, entelijensiya, Tanrı inancı ile Rus Ortodoks kilisesi gibi etli canlı bir İsa'nın yukarıda Tanrı’nın yanında oturduğunu iddia eden bir sistemin arasında sıkışmış. Yetmezmiş gibi, ateizm de bastırıyor. 1700'lerin başından itibaren insanlar bu kutupları uzlaştırmaya çabalamışlar. Tanrı’nın varlığına inanan Masonların kiliseden çıkıp, localara girmeleri de bu yüzden. Aralarında Radiçev, Nobikov gibi birinci sınıf beyinler görüyorsunuz. Kendi entellektüel kıstaslarına uygun düşecek bir inanç sisteminin peşine düşüyor, mason localarında tartışıyorlar. Zaman içinde mason olmayan asil kalmıyor desek yeridir. Öyle ki, masonların marşı İmparatorluk marşı haline geliyor, 1917'ye kadar bu böyle devam ediyor.

Şöyle düşünün, bir yandan o kadar batınîsiniz ve bir yandan da (özellikle 1850'den sonra) batıdan çok sıkı bir aydınlanma, bilim geliyor. Derin okuduğunuz zaman, şiirlerde falan, Rus aydınlarındaki o acıyı görüyorsunuz. “Pravda! Pravda!” diye çırpındıkları, “Hakikat! Hakikat!” bireyler olarak, ilimle bilimi kendi ruhlarında meczetme çabaları. Gerçekten çok zor, hatta trajik bir gayret. Bir dünya düşünün ki, güçlünün zayıfı yemesi doğal, “bilimsel,” öte yandan siz bütün mevcudiyetinizle dünyanın herkese ait olduğuna, yoksulun, zayıfın da kollanması gerektiğine inanıyorsunuz. Çok ilginçtir mesela, Rus mujikleri ne çarlar, ne bolşevikler zamanında, toprağın yeniden bölünmesine falan aldırmamışlar. “Toprak Allah’ın toprağı, istersen öyle, istersen böyle kes, nasılsa Allah’a ait” diyen bir dünya görüşünüz varken, üstüne “bilim” geliyor. İki cami arasında bînamaz kalmış insanlar. Bu arada kalmışlıkla, 1800'lerin ortalarında 2500 aydın intihar etmiş. 1870'de “cinnet yazı” diye adlandırdıkları bir dönem var. Alkolik olan Mussorgski, ağır depresyonlar geçiren Tolstoy gibi yüzlerce birinci sınıf aydın var. Tolstoy 81 yaşında ölüyor. 90 tane eseri var; daktilo bile yok, kalemle yazıyor. Meseleleri, yazarak hakikate, doğruya gitmek, sonunda pravdaya gitmek. İlginç bir anım var. “Pravda”yı hep gerçek diye çeviriyordum, hayır dediler. Pravda hem hak, hem adalet, hem doğru anlamındadır. Birden aydım: gerçek değil, “hakikat” kelimesini düşünmeliyim! “Nizam-ı alem”i tanımlamak istiyorlar, ama bu öyle bir nizam-ı alem ki, bilimsel verileri de reddetmeyecek.
Böyle bir ruh yapısından, dönemden sonra Bolşevik Devrimi!
Türkiye'nin sol tecrübesi çok “bilimsel” oldu; Marks, artıdeğer vs. Hep merak ettim, Rusya'da ciddi derin bir cehalet var. Yıl 1917, halkın okuma yazma oranı çok çok düşük. Öte yandan çok ama çok parlak bir ekip var. Peki, bu ikisi nasıl bir araya geldi de müthiş bir ayaklanmayı başarabildi? Meğer, Bolşevik Devriminin bir adı da “batınî devrim.” Bolşevik Devriminin hemen tamamen din üzerine kurulmuş bir devrim olduğu anlatılıyor! Öyle bir punduna getirmişler ki, Hz. İsa, Hz. İsa diye giderken, son anda birden Hz. İsa gidiyor, yerine Lenin geliyor. Bu, benim için çok şaşırtıcı oldu. 20-30 milyon kişi ölüyor ve bir kişi kalkıp da “sen ne yapıyorsun” demiyorsa, nedini İsa-Lenin özdeşleşmesi. Lenin'i anlamak için çok uğraştım. Çok ketum bir adam, Putin gibi. Yakında Putin'e III. Lenin derlerse hiç şaşmayalım. Lenin okurken bir yerde, “Biz Marks'ı birazcık okuduk” cümlesini buldum ve “bizim pirimiz” gibi bir ibare! “Pirimiz Rûmidir” diyor! Bir de cümle vermiş. Bir yerden tanıdığım cümle. Ara tara, Mesnevi'nin dördüncü cildinde buldum: “Yapmak, yıkmak demektir” diyor. “Toprağı bellemezsen gül yetişmez” mealinde dizeler. Bir şeyi inşa etmek için, başka bir şeyin mutlaka yıkılması gerektiği anlatılıyor. Köktenci bir yaklaşım; tadilat değil, reform değil, ıslahat değil, resmen “devirerek devrim” şeklinde.
Düşünce tarihinde hiçbir fikir hüdai-nabit değil, tesadüfi hiç değil. Bakıyorsunuz, Lenin ve Mevlana'nın doğum yerlerinin arası 100 km. kadar. Bir bölgenin kültürü, dünya görüşü, anlayışı var. Sonra Mevlana'nın izini sürdüğünüzde, Konya'yı görüyorsunuz. Zamanın Konya'sı Eflatun'la yatıp kalkıyor. Konya'nın büyük camiinde Eflatun'un mezarının olduğu söyleniyor.

Söylemeye çalıştığım, Ruslarla hiç dillendirilmemiş ortak bir geçmişimiz var. Sosyolojik ve duygusal olarak içiçe geçmiş bir tarih. Topu topu 25 sene savaştık, onlar da abartıldığı kadar önemli savaşlar değillerdi. Bize çok benzeyen tarafları var demiştim. Bu benzerlikte en çok önemsediğim yön, Batılılaşma kamçısını hep üstlerinde hissetmiş olmaları. Dayak yiye yiye, dövüle dövüle “batılılaşıyorsunuz.” Katerina döneminde mesela Voltaire, St. Petersburg'da oturuyor, doğrudan danışmanlık yapıyor. Sorumsuz, hafifmeşrep bir adam Voltaire. Rusların, hatta bizim anladığımız anlamda ilahi etiğe dönük kaygıları yok. Katerina'dan sonra bu tip adamların Rusya'ya girmeleri, gündemi tayin etmeleri sonucu, halk, entelijansiyadan kopuyor. 1870'lere kadar, halk kendi içinde, entelijansiya kendi içinde yaşıyor ve aralarındaki mesafe giderek açılıyor; kültürel bağlamdaki mesafe. Bu defa da, zaman “Narodniki”, “halk” hareketi başlıyor. Soylular köylere gidip, Çar'a karşı çıkmak üzere bilinçlendirme faaliyetleri yapıyorlar. Ve tabii “becerilemeyen” bir durum ortaya çıkıyor. Bir süre sonra Rus entelijansiyası gördükleri köylülerin “kusurlu ürünler” olduğuna, Rus milletini bir tasavvur olarak abarttıklarına karar veriyorlar. Halk narodnikinin peşinden gitmiyor. Bolşeviklerin güç uygulama kararlarının nedeni bu isteksizlik. Onlarda milleti zorla yola getirmeye çalışıyorlar. Bunu çok da yanlış bir zamanda yapıyorlar, çünkü 1911'ler, Rusya’da bir takım ciddi reformlara girişildiği ve sonuç alınmaya başlandığı bir zaman. Bolşevikleri aslında reformların başarısı da korkutuyor. Baltalamak için ellerinden geleni yapıyorlar, çünkü “tek yol devrim.” Milyonlarca insan ölüyor; mujikleri belli bir şekle sokabilmek için bilerek kıtlık yaratıyorlar. Yıkmadan yapmak olmaz anlayışı yayılınca, halk da “ne yapalım, madem, peki” tavrına giriyor.

1985'lerden itibaren Rus aydınlarının iki cepheye ayrıldığı görülüyor. Biri, mektepliler – bunlar şimdi artık hemen hepsi liberal olan “solcular” gibi. Tam bir dönüş yaşandı ve devam ediyor. IMF, liberalizme dönüş reformlarını gerçekleştirmek üzere devreye giriyor. Sonuçta, “nomenklatura özelleştirmesi” denilen bir süreç yaşanıyor ve Rusya 13 oligark tarafından paylaşılıyor. Bu oligarkların % 70'i de Yahudi. İlginç olan tarafı 1917 ihtilalinin de en tepe noktasındakilerin % 80'inin de Yahudi olmuş olmaları. Ekonomi halen bütünüyle kontrolleri altında. Geriye çekilip bu nasıl oldu diye baktığımızda,bu “mektepliler”in, Rus egemen sınıflarının çocukları, yakınları olduğunu ve burslarla yurtdışı eğitime gitme gibi imkanlardan yararlanmış olduklarını görüyoruz. ABD'de ve Avrupa'daki eğitim sürecinde liberalizme, kapitalizme kayıyorlar. Rusya'ya dönünce de yurtdışından gelmiş IMF, Dünya Bankası gibi kurumlardan gelenlerle ahbaplıkları devam ediyor. Yabancı dostlarına kendilerini ülkelerinde baskı altında tutulan, fakat yaşayabilmeyi hernasılsa becermiş insanlar olarak takdim ediyor, onlarla işbirliği yapıyorlar. Bugün Türkiye'de de benzer durum var. Tüm muhafazakar görünümüne rağmen bugünkü hükümet dahi yabancı iltifatından sevindirik olur.

1985'den sonra bizdeki gibi Rusya’da da giderek artan ölçüde yabancı mallar, yabancı müzik hayranlığı, yabancılarla ilişki kurma özentisi var. IMF Rusya'ya gelip müthiş şok tedavisiyle ülkenin içine dalınca, inanılmaz yanlışlar yapmış. Adeta bir rezaletler zinciri. Örneğin, 1991'de Rusya'nın tedavüldeki bütün rubleleri vagonlarla yurtdışına çıkarılıp, bununla dolar alınıyor. Orta sınıfın zaten küçük olan bütün tasarruflarını, bir gecede silip süpürüyorlar. Bu, Kolombiya, Sicilya mafyasının ülkenin içindeki ekiplerle yaptıkları bir operasyon. Hiperenflasyonu durdurmak için yaptıklarını söylüyorlar, tabii ki durdurulamıyor, enflasyon % 1350'ye fırlıyor. Rusya'nın içindeki adamlarla, dışarıdaki kollarının dönüp gelip 3 kuruş-5 paraya birlikte Rusya'yı parsellediklerini görüyoruz. Bugün gelinen noktada, Abromoviç mesela, Kamçatka Valisi iken gidip 3,5 milyar dolara İngiltere'de bir spor klubü alabiliyor.